Türkiye’nin yanindayiz..

Bizi yildiramayacaksiniz…

Ayaktayiz

Hala ayaktayiz…

Know Turks!!!

Reklamlar

Ölüyorum…

Soğuk bir kış gecesi

Yeryüzüne inen kar taneleri

Ve üşüyorum

Kalbim sevgisizlikten donmuş

Yağmurlu bir sonbahar gecesi

Yapraklarimi döküyorum

Yüreğimin derisini soyuyorlar…

Sicak bir yaz akşaminda 

Umutlarimin üstüne çay içiyorlar

Hissetmiyorum

Duygularim beni terketmiş

Bir eli,bir omzu

Ölüyorum

Kalbim üşüyerek

Yüreğim soyularak

Umutlarım yıkılmış bir şekilde

Duygusuz bir şekilde

Arkasindan sevgi dolu, umut dolu sözler söylenmeden ölüyorum…

Şair:Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

Geriye sadece kalan birkaç fotoğraf ve sevgi dolu içimizde kalan o haz…

Hayatı değerli kılacak arkadaşlar edinin.

IMG-20160630-WA0026

 

Sizi her daim bırakmayacak yanınızda olacak dostlar bulun…

IMG-20160630-WA0028.jpg

Sizinle her deliliği yapabilecek deliler bulun…

IMG-20160630-WA0029.jpg

Her şeyinizi paylaştığınız, muhabbetin dibini kırdığınız kişilere değer verin…

IMG-20160630-WA0054.jpg

Seneleri boylayan arkadaşlıklar kurun.Ne mesafeler engellesin sizi ne de araya giren yıllar…

IMG-20160629-WA0043.jpg

Geriye sadece kalan birkaç fotoğraf ve sevgi dolu içimizde kalan o haz…

Cansu Porsuk (Mutlu Çocuk)

(Carpe Diem)

 

 

Avukat…(Hikayesinin Devamı…)

Kalabalıkların içinde hiç yalnız başınıza bir duygu hissettiniz mi? Hiç bir sinemayı iki kişilik gibi izleyip aklınıza kazıdınız mı her sahnesini… Hiç bir yemeği iki kişilik gibi oturup yediniz mi? Hiç bir hayatı iki kişilik yerine tek kişilik yaşadınız mı? Hiç telefonunuzun çalmadığı günler oldu mu? Kalabalık grupların içinde hiç dışlandığınız oldu mu? Hiç bir yere girdiğinizde böyle ezici gözlerle bakıldı mı size? Bana bakıldı… 25 yaşındayım. 25 yıldır yalnız yaşıyorum. Tek vücut tek tabanca… Ne arayan var ne soran var… Paris haricinde başka dostum da yok… Kendisi bir alman kurdu… Ha bire havlıyor.Apartmandakiler de şikayetçi ondan. Yakında apartmandan atılacağım. Paris’imle beraber sokaklara da düşeceğiz…

Adım Ahmet…Bu yaşıma kadar hep yalnızım dediğin gibi… Hep dışlandım, hep ezildim. Hiçbir zaman sevgilim olmadı…Hiçbir zaman iki bilet alıp aşk filmi seyredemedim… Hiçbir zaman bir restaurantta iki kişilik yemeği iki kişiyle yemedim… Hep tek oldum. Tek tabanca… Benim öbür insanlardan farkımın ne olduğunu 25 senedir çözemedim…Niye dışlanıyorum diye düşünmekten kafayı tırlatıp akıl hastanesine yattım… 3 sene boyunca akıl hastanesinde ömrün kaldırım saymakla,kaç tane bank olduğunu hesaplamakla ve akıl hastanesinin her köşesini ezberlemekle geçti. Hala hatırlıyorum 36 bin tane kaldırım taşı, 15 tane bank… İçeride 500 tane oda… İçlerinde hiç sevgi yok. Dışarıda da yok. Sevgisiz geçirilen üç sene kafayı düzeltmedi. Üç sene bitince ve hastaneden çıkınca büromu da müvekkillerimi de elimden aldılar.Neymiş akıl hastanesinde yatan kişi büro yönetemezmişim… Her neyse anladığınız üzere avukatım… Suçlularla uğraşıyordum suçlular arkadaşımdı şimdi yanımda ne suçlular var ne de bürom… 3 aydır oturduğum evin kirasını boşluyorum… Yalan söylüyorum üç aydır. Ağzından hiç yalan çıkmayan birisi olarak nasıl bu hale düştüm diye düşünüyorum…

Babamı küçükken kaybettim… Annem de sağ olsun kadıncağız varıyla yokuyla okuttu sonra göçüp gitti sanki görevi bitmişcesine…

Okulda notlarım pekiyi hayatta sıfırdı… Okuldaki notlar hayatı düzeltmiyordu ki… Arkadaşlarımın arasında hep dalga geçilen ama yüksek not aldığım için kıskanılan biri olmuştum… İlkokulu Cumhuriyet İlköğretim’de okudum. Çocukluğumu yaşıyım diye pek fazla sınava çalışmadım. Sonuç olarak Cengizhan Anadolu Lisesi’ne girdim..4 sene boyunca tm bölümü okudum. Orada da dışlandım… Liseyi bitirince artık Konya’daki Selçuk Üniversitesinde okuyordum… Avukatlığı tutturmuştum… Suçlular arkadaşım olacak diye seviniyordum…Üniversiteyi bitirince birkaç büroda çalıştım… Emir altında çalışmak zor gelince büro açmaya karar verdim ve “Korkmaz” bürosunu açtım. 5 senedir iyi gidiyordum… Hayatımda yalan yoktu tırlamalık bir durum da yoktu… Sonra bir ara nasıl olduysa tırladım 3 sene akıl hastanesinde yattım dediğim gibi büromu da tek arkadaşım olan suçluları da elimden aldılar…

Şimdi İstanbul’dayım. Beyoğlu sokağında yaşıyorum… Parisimle beraber oturmuşuk güneşin batışını seyrediyoruz…Elimde bir bardak çay ve bir tablet var… Tableti açtığımda birinden mesaj var diye bildirim geliyor… Şüpheli gözlerle bildirimi bakarken parmağımla da bildirime dokunuyorum… Bir suçlu benden yardım istiyor… Akıl hastanesinde yattığımı da biliyor ve bana güvendiğini söylüyor. Şaşırıyorum acaba bu kadar dışlanan biri dışarıya nasıl bu kadar güven verebilir? Bilmiyorum… Yarın Limon kafede buluşalım diyor… Telefon numarası bırakmış. Böyle bir iş kaçar mı deyip telefonu kucakladığım gibi rakamları çevirip arıyorum…Yarın Limon Kafede saat 2’de anlaşıyoruz…Heyecanla tableti bırakıp yarın giyeceğim kıyafetleri hazırladıktan sonra yatağa uyumak üzere geçiyorum…

Sabaha kadar çeşitli rüyalar görüyorum. Kiminde ölüyorum, kiminde evleniyorum, kiminde vuruluyorum, kiminde arkadaşlarım oluyor… Zaten ancak böyle şeyleri rüyalarda görebiliyorum…

Saat 10:00… Tabletin alarmı hala kurulu kalmış. Her gün saat 10:00 da çalıyor… Elimle alarmı kapatıp kalkıyorum… Dün geceden ayarladığım kıyafetleri giyiyorum. Kahvaltı masasını hazırlamak üzere mutfağa geçiyorum. Çoğunlukla tek demlik çay, bir tane haşlanmış yumurta yiyorum her sabah…

Tek olunca her şeyi öğreniyorsun… Tek demlik çaydan iki bardak çay çıkarmayı da bir tane haşlanmış yumurta yiyebilmeyi de, sofraya yalnız başına oturmayı öğreniyorsun… Tek başına uyumayı öğreniyorsun. Her gece evin kapısını kilitlemeden uyumamayı alışkanlık haline getiriyorsun. Market alışverişini tek kişilik yapıyorsun ve zaten tek kişinin market alışverişi 40 lira tutuyor… Tek kişilik hayatı yaşamayı öğreniyorsun. En zor olan şeyi…

Kahvaltıyı yapıyorum. Gene her zamanki gibi evde ses olsun diye açık bırakılan bir radyo kanalı, bir bardak çay, azıcık ekmek, bir tane haşlanmış yumurta… Bir değişiklik yok.. Aynı sofra aynı yalnızlık… Sadece bugün bir suçluyla görüşmem var… 3 yıl sonra aldığım ilk iş… 3 yıl sonra ilk suçlu arkadaşım… Bunun için biraz heyecanlıyım ve şüpheliyim… 3 yıl akıl hastanesinde yatan birine nasıl güvenebilir bir suçlu diye düşünüyorum ve kafamdaki bu düşüncelerle beraber kahvaltımı bitiriyorum…

Saat 12:00 Paris yaklaşık bir saattir tasmayı getirip getirip duruyor… Beni gezdir diyor kendi dilince… Paris’i gezdirmeye çıkıyorum… Biraz dolaşıyoruz sonra Limon Kafe’ye gidiyoruz beraber…

Suçlunun beni görebileceği bir yere oturuyorum ve saate bakıyorum 13:50 gelir az sonra diye düşünüyorum… Garson geliyor masaya bir şey ister misiniz diye soru soruyor bir bardak çay istiyorum… Her zaman kapalı olan telefonumu açıp arıyorum ve beklediğimi söylüyorum… 5-10 dakika sonra güzel bir araba Limon Kafe’nin önünde duruyor… İçinden güzel giyinimli bir adam iniyor yanında korumaları var. Sanırım korumalarına arabaya tekrar binmelerini söylüyor. Güzel giyinimli bir adam tek başına Kafe’ye giriyor… Meraklı gözlerle etrafı süzüyor. Süzerken bir elini cebine sokuyor ve telefonu çıkartıp birini arıyor… O sırada telefonum çalıyor ve arayan bir suçlu telefonu tutan elimi havaya doğru kaldırıp yerimi belli etmeye çalışıyorum…Suçlu oturduğum masaya doğru geliyor… Ve ben şok oluyorum. Çünkü suçlu daha önce gördüğüm hiçbir suçluya benzemiyor… Benim gördüklerim özel bir arabadan da inmiyordu,benim gördüklerimin korumaları da yoktu, güzel kıyafetleri de… Bu biraz değişik… Güzel giyinimli suçluyla tokalaşıyoruz ve oturuyoruz masaya tekrardan… Garsonu çağırarak ne istersin diye soruyorum… Bir bardak çay içmek istediğini söylüyor… Konuşmaya başlıyor… Sadece suçlu konuşuyor ben dinliyorum…

“Biliyorum şimdi diyorsun ki bu kadar güzel giyinimli biri nasıl suçlu olabilir? Biliyorum ki şimdi aklından şunlar geçiyor madem bu kadar güzel giyinimli niye akıl hastanesinde 3 yıl yatmış bir avukatı avukatı olarak niye seçiyor diye içinden geçiyor… İlk öncelikle adım Mustafa.. 55 yaşındayım… Açık söylemek gerekirse bir büronun sahibiyim… Seni yıllardır takip ediyorum… Aldığın davaları, büronu, evinin yolunu biliyorum… 3 sene akıl hastanesinde yattığını, hiç arkadaşın olmadığını, evinin kirasını üç aydır ödemediğini ve binadakilerin Paris’ten şikayetçi olduklarını biliyorum… Şimdi mutlaka benle ne işin olabileceğini düşünüyorsun… Seninle bir işim var evet… Daha anlayacağın bir dille söylemek gerekirse aslında ben suçlu değilim… Bu kimliğim bak ve bu da yaklaşık 15 yıldır sahibi olduğum “Sönmez” bürosunun kartı… Şimdi de aklından ” Sönmez” bürosunun benle ne işi olabilir diye geçiyordur…Şöyle bir şey ki senden benim büromda yardımcı avukatım olarak çalışmanı istiyorum…”

Sıra bana geldiğine göre konuşabilirim diyorum ve konuşmaya başlıyorum…

“25 yaşındayım… Zaten sen bunları biliyorsun!… 3 sene akıl hastanesinde yatmış olan bir avukatı niye yardımcı bir avukat olarak iş teklifinde bulunuyorsun? Niye ben ?”

“25 yaşına kadar yalnız yaşadığını biliyorum. Sana bütün suçluları ben yolladım.. Ve şuana kadar hiçbir davayı kaybetmedin. Şuana kadar hapse de düşmedin… Anneni babanı tanırım… İyi insanlardı ve seni iyi bir evlat olarak yetiştireceklerini biliyordum… Yalnızlığı sanki kendi mesleğin gibiymişcesine çok güzel yalnız kalabiliyorsun… Anlayacağın seni çok iyi tanıyorum… 10-20 senelik bir ömrüm kaldı ve büroyu güvenebileceğim birine bırakmak istiyorum… Bu zamanda böyle birisini bulmak çok zor… Yanımda olan herkes kuyumu kazmanın peşinde… Akıl hastanesine yattığında doktorunu ben değiştirdim… Doktora fazla ilaç verdirmedim… Akıl sağlığını kaybetmeni ve avukatlık yapamayacağın bir hale gelmeni istemiyordum… Anlayacağın sen farkında olmadan ben kendi avukatımı yetiştiriyordum… Ben gittikten sonra da büroyu güvenli ellere bırakabileceğim avukatı yetiştiriyordum… Artık zamanı gelmişti ve sen hazırdın”

Ağzımdan evet çıkıverdi…

“Evet” i duyan Mustafa Bey “Hadi ne duruyorsun kalk gidelim de bir büroyu gör alış.”

Beni kolumdan tuttuğu gibi arabaya bindirdi. Paris’i de eve bıraktırdı. Gözlerim açık kaldı arabanın içini görünce… Araba araba değil sanki ev gibiydi… Böyle bir işi nasıl kaptığımı bilmiyorum… Yolu seyrederken Şoför Bey geldiğimizi söylüyor…Arabadan indik beraber. Büroya beraber girdik. Sanki 30 yılı aşmış yakın arkadaşlar gibiyiz. Gülüp eğleniyoruz, sohbet ediyoruz… Bürodakiler tuhaf tuhaf bakmaya başladı… Çünkü beni ilk defa görüyorlardı… Güvenlik beni merakla süzdükten sonra toplantı odasına doğru geçiyoruz. Mustafa Bey Sekreteri’ne telefon açıp herkesi toplantı odasına çağırdığını söylüyor… Yaklaşık bi 5-10 dakika sonra birileri toplantı odasına geliyor… Birileri dediğime bakmayın gözlerimle 15 kişi saydım… Hepsine oturmasını söylüyor. Bana ayağa kalk diyor. Hiçbir şey sormadan ayağa kalkıyorum. Elini omzuma koyuyor ve konuşmaya başlıyor:

“Bu adam bugünden itibaren benim yardımcı avukatım ve ben ölünce şirketi bırakacağım kişidir.”

15 kişi “Merhaba” deyince bir tuhaf oluyor insan. 15 kişi “Hayırlı olsun” deyince de insan bir tuhaf oluyor… Hayatımda ilk defa bir kalabalığın içinde benle alay edilmedi…

Mustafa Bey’le beraber odama doğru gidiyoruz…

“Burası senin odan diyor. Biraz vakit geçir sonra sana bazı dava dosyaları yollayacağım onları kontrol etmeni isteyeceğim…

Hayatım boyunca evimdeki odamdan hariç bir tane daha kendime ait bir odam olmamıştı…

Yaklaşık bi 15-20 dakika sonra Mustafa Bey’in sekreteri odaya girip dosyaları getiriyor ve üç tane de boş kutu getiriyor… Mustafa Bey bunları ayırmanızı istedi deyip gidiyor… En az 450 dosyayla beraber baş başa bırakılıyorum… Benim bunların hepsine bakmam aylarımı alır… İlk olarak kazanılan dava dosyalarına bakmaya karar veriyorum… Boşanma davaları, hırsızlık vakaları, tecavüz davaları, yaralama davaları… Hepsi kazanılmış eksik bir dosya yok gibi görünüyor… Yavaş yavaş kazanılan dava dosyalarını birinci kutuya koyuyorum…

Yaklaşık bir saat sonra odamın kapısı çalıyor… “Gel” diyorum… İlk defa birisine gel diyorum… Mükemmel bir duygu… Kapı açılıyor ve Mustafa Bey içeriye doğru geliyor… Bir bakıyor odaya ve konuşmaya başlıyor:

-Oda odalık tan çıkmış Ahmet Bey. Gerçi oda benim odam değil senin…

-1 haftaya kadar toparlarım

-Fazla yorma kendini

-Acıkmadın mı 2 saattir çalışıyorsun

-Acıktım tabiki de

-Bende, ne yesek acaba?

-Bir adana kebabı iyi giderdi…

-Sende iyi biliyorsun yemek işlerini. O zaman söylüyorsun. Odanı da topla beraber yiyeceğiz…

Ve Mustafa Bey bunları söyleyip gider… Aldığım emir üzerine odamı toparlarım… Ve ilk defa iki kişilik bir yemeği iki kişiyle yiyorum… Acaba gerçek mi? Gözlerimi açıp kapatıyorum… Yanağımı çimdikliyorum… Bir şey değişmiyor… Ve Gerçek… 25 yıl sonra hiç yaşayamadığım şeyleri yaşamaya başlamış olmaya başlamam biraz tuhaf…

Ben bunları düşünürken odayı toparladığımın farkına varıyorum… Ve kapıya vuruluş sesini duyuyorum… Mustafa Bey elindeki yiyecek poşetiyle geliyor… Beraber oturuyoruz masaya… Hem sohbet ediyoruz hem de beraber yemek yiyoruz… Yemeğimiz bitiyor ve Mustafa Bey saate bakıyor saat 5 olmuş diyor… İstiyorsan çıkabilirsin diyor… Yarın saat 7 de gelmen şartıyla seni serbest bırakıyorum diyor… Bende eşyalarımı toplayıp işten eve doğru gidiyorum.. Ve yürürken düşüncelere dalıyorum… Mustafa Bey’in bu kadar iyi olması beni şaşırtıyor daha doğrusu… İlk defa etrafım da sırf işi düştü diye olmayan biri var… Hayatımın her dalında yanımda olacak ve olan biri var… Böyle bir şeyin olacağını bana söyleseler inanmazdım… Çünkü böyle bir şeyin olmasına imkansız gözlerle bakıyordum… Düşüncelere dalmışken kendimi evin kapısını açarken buldum… Kapıyı açar açmaz içeride bir paket buldum… Üstünde yeni iş arkadaşlarından hediye yazısı vardı.. Paketi açtığımda herkesin benle ilgili olan duyguları, görüşleri, ön yargıları, nereden çıkıp geldiğim, Mustafa Bey’in niye bana bu kadar önem verdiği gibi yazılı küçük kağıtlar bulunuyordu…. İlk aldığım gerçek hediyeydi… Artık benim hayatım için başka bir dönem başlamıştı… Her şeyin farklı olduğu dönem….

Sabahın 6’sında kuş sesleriyle beraber kalkıyorum…. Kahvaltımı yapıyorum gene aynı düzenle… Bugün şirketimin üstlendiği bir davada avukat olarak bir müvekkili savunacağım. 3 yıldan sonra ilk defa o kıyafeti bir daha giyip bir müvekkili savunacağım… İçimde bir heyecan var her zaman ki gibi…

Yatağımın karşısındaki gar dolabın kapaklarını açıyorum. İçinden bir takım elbise alıyorum. 3 sene sonra üzerime giyeceğim takım elbiseme şöyle alıcı güzel bir gözlerle bakıyorum. Özenle askıdan çıkartıp giyiniyorum. Ve evin kapısını kilitleyerek evden çıkıyorum. Telefonum çalıyor. Mustafa Bey  arıyor. İsmi hala ” Bir Suçlu ” diye kayıtlı… Açıyorum gelen aramayı

-Neredesin?

-Daha kendi evimin önündeyim.

-Tamam dur orada. Şoföre söyleyim  de seni alsın.

-Teşekkür ederim.Hiç gerek yoktu.

-Sen benim yardımcı avukatımsın. Lafı bile olmaz. Bir daha duymayayım ağzından böyle laflar.

-Görüşürüz

-Görüşürüz

3 yıl sonra aldığım 2. telefon araması. 3 yıl sonra 2. defa dostça bir konuşma. Ve bu sefer gerçek bir insanlar ve gerçek bir dostla. 3 yıl sonra bu olanları anlayamıyorum. Ve hepsine sevinç dolu gözlerle bakıyorum. Kendimi düşüncelere dalmış olarak bulan arabanın şoförü kornaya basarak beni düşüncelerimden ayırıyor. 3 yıl sonra 2. defa bir şoför tarafına mahkemeye götürülüyorum. Caddelerine aşık olduğum İstanbul’da ilk defa benim için bir şeyler oluyor.Mehmet Selim Kiraz  Adalet Mahkemesine varmış bulunuyoruz. Kapıda beni bekleyen Mustafa Bey gene aynı sıcakkanlılıkla beni selamlayarak hemen davadan bahsediyor.Sonra savunacağım kişiyi gösteriyor. Kendisinin suratı bir yerden tanıdık geliyor. Sonra müvekkilimin dosyasını elime aldığımda göz gezdirirken aynı okulda okuduğumuzu fark ediyorum. Aynı yılda mezun olmuşuz. Ve ismine bakınca benle dalga geçen, beni ezen Mehmet olduğunu hatırlıyorum. Yıllar sonra hiçbir şekilde Mehmet’in bana ihtiyacı olmayacağını düşünüyordum. Hayat işte hiç işinin olmayacağı insanları karşına çıkartıyor. Mehmet suratıma bakarak özür diliyor ve beni kurtar diyor. Yıllar sonra beni sevmeyen, benden nefret eden, beni okulda alay konusu yapan kişi benden yardım etmemi istiyor. Ve bende gene olgun olarak bütün yaptıklarını boş-vererek  ona yardım ediyorum.Hakim bizi içeriye çağırıyor. Ve Mehmet’in suçlandığı suçtan kısaca bahsediyor. Mehmet küçük bir cinayet işlemiş herhalde, ölen kişinin yakınlarına göre. Hakim savunmamı soruyor

-Müvekkilimin dosyasına baktığımda bu kadını öldürmesi için sebep bulamıyorum. Çünkü müvekkilim şuan Marmara Üniversitesinde doktorasını yapıyor. Hayatı son derece güzel giderken tam da mesleğini ele alıcak ken niye cinayet işlesin ki? Hem müvekkilimin ölen kadınla hiç alakası yok. Sadece kadın ölmeden önce yanında olduğu için onu öldürmeye çalıştığını söyleyemezsiniz.

Hakim savunmanız kabul edilmiştir diyor ve Mehmet’i serbest bırakıyor. Ve yıllar sonra savunduğum ilk kişi serbest kalıyor. Avukatlık kıyafetimi ne kadar da özlediğimin farkına varıyorum….

Devamı Daha Sonra…

—————————————————-

Devamı ne zaman gelir bilmiyorum..

Yazar:Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

Tanrı Gülüyor Halime Yukarıdan (?)

Ağlamak için bir omuzu

İçini dökmek için bir dostu

Sığınmak için bir insanı

Saklanmak için boş kafaları

Kaybolmak için aşkı

Islanmak için yağmuru

Olgunlaşmak için acıyı

Kaçmak için ayaklarımı

Sarılmak için kollarımı

Yangını söndürmek için suyu

Arıyorum….

Bütün sular tükenmiş

Ayaklar yorulmuş

Acılar acıtmıyor

Yağmurlar ıslatmıyor

İnsanlar kaçmış

Boş kafalar gömülmüş toprak altına

Dostlar yakılmış

Omuzlar kapılmış

Bulamıyorum….

Ve Tanrı gülüyor halime yukarıdan (?)

Şair:Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

<öylesine…

Niye yazdığımı bende bilmiyorum…Niye bu yolu seçtiğimi bilmiyorum… İçimdekileri bir şekilde dışa vurma şekli hali.Veyahut da hayatla baş etme şekli…Peki ilham olmasa yazabilir miyim?Yazarım belki ama ortaya nasıl bir şey çıkar?Ama ne yazarlar vardır ilham gelse bile yazamazlar…Bence ikisi beraber olmalıdır yazan bir insanda…Hem ilham hem de yetenek olmalıdır…İlham tek başına yeterli değildir…Yetenek de tek başına bir işe yaramaz…İkisi birbirini tamamlayan şeylerdir bence…Ama niye yazdığım hala meçhuldür…Bilinmez bu yolu kullanarak içindeki çığlıkları ortaya çıkardığım…İnsan şayet niye yazar?Onu ne zorlar ki yazmaya?Nazım niye almıştır eline kalemi?Orhan niye almıştır eline kalemi?Şimdikiler acaba eski dekiler kadar güzel ve derin yazabiliyor mudur?Fuzuli niye zor anlaşılan bir dil seçerken Ahmet Mithat Efendi niye kolay anlaşılan bir dil seçmiştir?Sanırım Fuzuli zor anlaşılan dili herkesin anlamasını istemediği için seçmiş olabilir…Peki şairler zamanla üretici olmayı nasıl beceriyorlar?Bilmem yetenekleri ve ilhamları zamanları gelişiyor mu? Birçok sanatçının ilham gelsin diye uyuşturucu kullandığına dair bir bilgim var oralar…İlham bu kadar gerekliyse bence yetenek de gereklidir…İş ilham da bitmiyor…Ama yazanların niye yazdıklarını anlamak lazım…Çünkü herkes yazamaz. Hiç kimse bu yükün altına girmez kolay kolay…Hiç kimse oturup saatlerce kelimelerle vakit harcamaz kolay kolay…Bence yazanlar hayata farklı bir açıdan bakıyorlar…Bizden farklılar…Ve farklı oldukları için çoğu zaman dışlanıyorlar…Yazmak duyguların bir dışa vuruşumu yoksa hayatın yaşanabilir bir şey olduğunu inandırma çabası mı?Ben bile niye yazdığımı bilmiyorum…Hiçbir amacım yok…Almışım elime kalemi geldikçe yeteneğimi kullanarak yazıyorum…Onun dışında pek misafir olarak gitmiyorum beynimin karanlık köşelerine…Sözcüklere hayat verenler önemli olduğu kadar bence onların ritmlerini duyabilenler de onlara kulak verenlerde önemlidir… Yazmak başka bir şey okumak başka bir şey…Sözcükleri yaşatmak başka bir şey onların çizdiği resme bakmak başka bir şey…Yazmak da ayrı bir yetenek okumak da…Asıl okuyucu sözcüklerin ritmini anlayandır…Onlara dokunandır…Onları hayatıyla bağdaştırabilendir…Ben öyle miyim bilmiyorum…Dünyadaki her kitap okuyan asıl okuyucu mudur onu da bilmiyorum…Ama bir okuma vardır bir okuma vardır….Bir kitap kurdu olmak vardır bir kitap kurdu olmak vardır…Ben bu işi zevk aldığım için yapıyorum…Ve aldığım zevk hiç bitmiyor…Yazmak beni mutlu ediyor…İlham geldiği zamanlar yazmadığımda kendime kaç defa bir kuyuya kapatıyorum kim bilir?Hayata bağlanma şekli benim için…Yazmak,okumak bunlar güzel şeyler ama hakkını vereceksin o zaman değerli olur…

Cansu Porsuk

Otobüs Macerası

Saat 1 de kalkacak olan Lüks Karadeniz otobüsü için Rize Pazar otogarına gittim dün… Eşyaları yükledik ve sorunsuz bir şekilde devam ediyorduk yolculuğa… Otobüs Rize’den İstanbul’a doğru gidecekti…Trabzon’vardığımızda otobüste biri fenalaşmaya başladı… Sonra kadın daha da kötüleşince otobüsü durdurup ambulans çağırdık… Meğer kadının tansiyonu yükselmiş birden… Kadını arka taraftaki koltuklara doğru götürüp uzandırdık yatsın uyusun dedik açılır dedik… Sonra işte normal bir şekilde yolculuğumuz devam ederken arkamdaki koltuktaki 2,5 yaşındaki çocuğun ateşi çıkmaz mı 39 ‘a onunkini de düşürmeyle uğraşırken baya zaman geçti… Sonra baya uzun bir süre boyunca yani Bolu’ya kadar sorunsuz bir şekilde devam ediyorduk… Bolu’ya geldiğimiz de şoför Bolu Tünelinden geçmek yerine Bolu Dağı yolundan doğru aşağıya inmeyi seçti tabi… Yol karlı ve buzlu bir de yokuş aşağı… Bizim otobüs şoförü kaymayalım diye frene basa basa iniyordu… Duracağımız mola yerine geldiğimizde otobüsten sadece 10 kişiyi mola yerine indirebildik… Ben ve diğer yolcular inemeden otobüs hareket etmeye başladı… Tabi biz şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışırken muavin açıklama yaptı… Lastikler aşınmadan dolayı yanma süresine gelmiş onun için biraz tur atıp öyle durması gerekiyormuş mola yerinde… 1 tur attık sonra yavaş bir şekilde mola yerine dönerek durduk… 4 sene üzerine bir otobüsle yolculuk ediyim dedim olay olaylar… İstanbul’a sapasağlam tek parça halinde vardık..

Yazar:Cansu Porsuk (Mutlu Çocuk)

Kendini Tanıtma Yazısı Vol 2…

Bugünlerde bloğumla çok ilgilendiğim söylenemez. Üniversite hayatı derken çok boş vaktimin olacağını düşünüyordum. Ama hazırlık sınıfında olduğum için pek boş vaktim yok.Onun için bloğumla pek fazla ilgilemiyorum.Küçüklüğümden beri kitaplarla haşır neşir olan biriyim.8. Sınıfta Sefilleri bitirmiş ve tam olarak ne anlatılmak istendiğini anlamış biriyim… Lisedeki edebiyat öğretmenine zıt kapmışlığım var. Çünkü Edebiyatla tamamıyla ilgilenmiyordu.Ben sınav kağıdını full dolu olarak verdiğimde bile bana 70-80 arası not veriyordu. Anlayacağınız insan seçiyordu.Çoğu zaman aileme karşı çıktım ben edebiyat okuyacağım dedim..Düşünün lys sınavında sadece sözel çözdüm.Körüne körüne bağlanmıştım… Şuan hala körü körüne bağlıyım edebiyata… Ve geçenlerde Kim Milyoner Olmak İster’den aradılar telefona yetişemedim.Birkaç defa aradılar o sıralarda da telefon kapalıydı…Ama şu bir gerçek ki eğer Kim Milyoner Olmak İster’e çıkarsam parayı kitap çıkarmak için harcayacağım.Bu ülkede sanata verilen değer cidden çok az…Pısırık aşk yazarlarının kitapları çok satanlar listesini doldurabiliyorken gerçek yazarlarınki veya gerçek şairlerinki tozlu satış raflarında tozlanıyor…Ben tozlanmak istemiyorum…Ve bunun için mücadele edeceğim her yazarın veya şairin hayalidir ebedi olmak… 8. Sınıfta daha çok İstanbul adına şiirler yazıyordum. Geceleri kalkıyordum yataktan oturuyordum şiir yazıyordum. Uykumu bölüyordum. Her gece saat 3 te aralıksız ilham kapımı çalıyordu… O zamanlar onu kovamıyordum. Zaten o zamanlar sıklıkla geliyordu. Bu aralarda kafasına eserse uğruyor arada bir… Daha sonraları İstanbul’u bırakıp başka konulara yöneldim… İlk bu işe dediğim gibi 4. Sınıfta başladım. O zaman ki yazdıklarımı okusanız herhalde gülersiniz. 6. Sınıftan itibaren yavaş yavaş bu işi profesyonelleştirmeye başladım.Ama o zamanlar çoğunlukla kompozisyon filan yazıyordum.Şiir yazmayı ilk 6. Sınıfta denedim. Sonra 7 de ve 8. Sınıfta ara ara yazdım. 9. Sınıfta edebi sanatlarla uğraştım kafa yordum. Divan şiirlerini bizzat okudum.Fuzuli’yi çok sevdim bırakamadım.Elimde olsa aruzu çözebilseydim aruzla bile şiir yazabilirdim. Ama hiçbir zaman oturupta kurallı bir şiir yazmadım.  Denediysem de ya beceremedim ya da sırf hece ölçüsüne uysun diye cümleleri kısmak hoşuma gitmedi…. Ama şuna çok şaşırıyordum. Şiiri yazarken asla oturup kafiye olsun diye uğraşmazdım.Şiiri bitirdiğimde temize çekerken bi bakıyordum çoğu dize kafiyeli  halbuki kafiye yapmak için uğraşmamıştım…Şaşırtıcı bir şekilde kafiyeli dizelerin üstünde elimi dolaştırıyordum…Şuan evimdeki şiir defterimi kaybetsem herhalde ağlarım…Şiir benim için vazgeçilmez bir şey…

Şair:Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

Artık Hafta Sonları Yazı Yayımlayabileceğim….

Bu sene Üniversite’de İngilizce hazırlık senem. Bu yüzden dolayı da bloğumla pek ilgilenemiyorum ve bu beni çok üzüyor. Ben de düşündüm ki en azından hafta sonları(cumartesi ve pazar) yazı yayımlamayı düşündüm. Yani anlayacağınız her hafta sonu güncel yazılarımla sizinle beraber olacağım sevgili okurlarım….