Avukat…(Hikayesinin Devamı…)

Kalabalıkların içinde hiç yalnız başınıza bir duygu hissettiniz mi? Hiç bir sinemayı iki kişilik gibi izleyip aklınıza kazıdınız mı her sahnesini… Hiç bir yemeği iki kişilik gibi oturup yediniz mi? Hiç bir hayatı iki kişilik yerine tek kişilik yaşadınız mı? Hiç telefonunuzun çalmadığı günler oldu mu? Kalabalık grupların içinde hiç dışlandığınız oldu mu? Hiç bir yere girdiğinizde böyle ezici gözlerle bakıldı mı size? Bana bakıldı… 25 yaşındayım. 25 yıldır yalnız yaşıyorum. Tek vücut tek tabanca… Ne arayan var ne soran var… Paris haricinde başka dostum da yok… Kendisi bir alman kurdu… Ha bire havlıyor.Apartmandakiler de şikayetçi ondan. Yakında apartmandan atılacağım. Paris’imle beraber sokaklara da düşeceğiz…

Adım Ahmet…Bu yaşıma kadar hep yalnızım dediğin gibi… Hep dışlandım, hep ezildim. Hiçbir zaman sevgilim olmadı…Hiçbir zaman iki bilet alıp aşk filmi seyredemedim… Hiçbir zaman bir restaurantta iki kişilik yemeği iki kişiyle yemedim… Hep tek oldum. Tek tabanca… Benim öbür insanlardan farkımın ne olduğunu 25 senedir çözemedim…Niye dışlanıyorum diye düşünmekten kafayı tırlatıp akıl hastanesine yattım… 3 sene boyunca akıl hastanesinde ömrün kaldırım saymakla,kaç tane bank olduğunu hesaplamakla ve akıl hastanesinin her köşesini ezberlemekle geçti. Hala hatırlıyorum 36 bin tane kaldırım taşı, 15 tane bank… İçeride 500 tane oda… İçlerinde hiç sevgi yok. Dışarıda da yok. Sevgisiz geçirilen üç sene kafayı düzeltmedi. Üç sene bitince ve hastaneden çıkınca büromu da müvekkillerimi de elimden aldılar.Neymiş akıl hastanesinde yatan kişi büro yönetemezmişim… Her neyse anladığınız üzere avukatım… Suçlularla uğraşıyordum suçlular arkadaşımdı şimdi yanımda ne suçlular var ne de bürom… 3 aydır oturduğum evin kirasını boşluyorum… Yalan söylüyorum üç aydır. Ağzından hiç yalan çıkmayan birisi olarak nasıl bu hale düştüm diye düşünüyorum…

Babamı küçükken kaybettim… Annem de sağ olsun kadıncağız varıyla yokuyla okuttu sonra göçüp gitti sanki görevi bitmişcesine…

Okulda notlarım pekiyi hayatta sıfırdı… Okuldaki notlar hayatı düzeltmiyordu ki… Arkadaşlarımın arasında hep dalga geçilen ama yüksek not aldığım için kıskanılan biri olmuştum… İlkokulu Cumhuriyet İlköğretim’de okudum. Çocukluğumu yaşıyım diye pek fazla sınava çalışmadım. Sonuç olarak Cengizhan Anadolu Lisesi’ne girdim..4 sene boyunca tm bölümü okudum. Orada da dışlandım… Liseyi bitirince artık Konya’daki Selçuk Üniversitesinde okuyordum… Avukatlığı tutturmuştum… Suçlular arkadaşım olacak diye seviniyordum…Üniversiteyi bitirince birkaç büroda çalıştım… Emir altında çalışmak zor gelince büro açmaya karar verdim ve “Korkmaz” bürosunu açtım. 5 senedir iyi gidiyordum… Hayatımda yalan yoktu tırlamalık bir durum da yoktu… Sonra bir ara nasıl olduysa tırladım 3 sene akıl hastanesinde yattım dediğim gibi büromu da tek arkadaşım olan suçluları da elimden aldılar…

Şimdi İstanbul’dayım. Beyoğlu sokağında yaşıyorum… Parisimle beraber oturmuşuk güneşin batışını seyrediyoruz…Elimde bir bardak çay ve bir tablet var… Tableti açtığımda birinden mesaj var diye bildirim geliyor… Şüpheli gözlerle bildirimi bakarken parmağımla da bildirime dokunuyorum… Bir suçlu benden yardım istiyor… Akıl hastanesinde yattığımı da biliyor ve bana güvendiğini söylüyor. Şaşırıyorum acaba bu kadar dışlanan biri dışarıya nasıl bu kadar güven verebilir? Bilmiyorum… Yarın Limon kafede buluşalım diyor… Telefon numarası bırakmış. Böyle bir iş kaçar mı deyip telefonu kucakladığım gibi rakamları çevirip arıyorum…Yarın Limon Kafede saat 2’de anlaşıyoruz…Heyecanla tableti bırakıp yarın giyeceğim kıyafetleri hazırladıktan sonra yatağa uyumak üzere geçiyorum…

Sabaha kadar çeşitli rüyalar görüyorum. Kiminde ölüyorum, kiminde evleniyorum, kiminde vuruluyorum, kiminde arkadaşlarım oluyor… Zaten ancak böyle şeyleri rüyalarda görebiliyorum…

Saat 10:00… Tabletin alarmı hala kurulu kalmış. Her gün saat 10:00 da çalıyor… Elimle alarmı kapatıp kalkıyorum… Dün geceden ayarladığım kıyafetleri giyiyorum. Kahvaltı masasını hazırlamak üzere mutfağa geçiyorum. Çoğunlukla tek demlik çay, bir tane haşlanmış yumurta yiyorum her sabah…

Tek olunca her şeyi öğreniyorsun… Tek demlik çaydan iki bardak çay çıkarmayı da bir tane haşlanmış yumurta yiyebilmeyi de, sofraya yalnız başına oturmayı öğreniyorsun… Tek başına uyumayı öğreniyorsun. Her gece evin kapısını kilitlemeden uyumamayı alışkanlık haline getiriyorsun. Market alışverişini tek kişilik yapıyorsun ve zaten tek kişinin market alışverişi 40 lira tutuyor… Tek kişilik hayatı yaşamayı öğreniyorsun. En zor olan şeyi…

Kahvaltıyı yapıyorum. Gene her zamanki gibi evde ses olsun diye açık bırakılan bir radyo kanalı, bir bardak çay, azıcık ekmek, bir tane haşlanmış yumurta… Bir değişiklik yok.. Aynı sofra aynı yalnızlık… Sadece bugün bir suçluyla görüşmem var… 3 yıl sonra aldığım ilk iş… 3 yıl sonra ilk suçlu arkadaşım… Bunun için biraz heyecanlıyım ve şüpheliyim… 3 yıl akıl hastanesinde yatan birine nasıl güvenebilir bir suçlu diye düşünüyorum ve kafamdaki bu düşüncelerle beraber kahvaltımı bitiriyorum…

Saat 12:00 Paris yaklaşık bir saattir tasmayı getirip getirip duruyor… Beni gezdir diyor kendi dilince… Paris’i gezdirmeye çıkıyorum… Biraz dolaşıyoruz sonra Limon Kafe’ye gidiyoruz beraber…

Suçlunun beni görebileceği bir yere oturuyorum ve saate bakıyorum 13:50 gelir az sonra diye düşünüyorum… Garson geliyor masaya bir şey ister misiniz diye soru soruyor bir bardak çay istiyorum… Her zaman kapalı olan telefonumu açıp arıyorum ve beklediğimi söylüyorum… 5-10 dakika sonra güzel bir araba Limon Kafe’nin önünde duruyor… İçinden güzel giyinimli bir adam iniyor yanında korumaları var. Sanırım korumalarına arabaya tekrar binmelerini söylüyor. Güzel giyinimli bir adam tek başına Kafe’ye giriyor… Meraklı gözlerle etrafı süzüyor. Süzerken bir elini cebine sokuyor ve telefonu çıkartıp birini arıyor… O sırada telefonum çalıyor ve arayan bir suçlu telefonu tutan elimi havaya doğru kaldırıp yerimi belli etmeye çalışıyorum…Suçlu oturduğum masaya doğru geliyor… Ve ben şok oluyorum. Çünkü suçlu daha önce gördüğüm hiçbir suçluya benzemiyor… Benim gördüklerim özel bir arabadan da inmiyordu,benim gördüklerimin korumaları da yoktu, güzel kıyafetleri de… Bu biraz değişik… Güzel giyinimli suçluyla tokalaşıyoruz ve oturuyoruz masaya tekrardan… Garsonu çağırarak ne istersin diye soruyorum… Bir bardak çay içmek istediğini söylüyor… Konuşmaya başlıyor… Sadece suçlu konuşuyor ben dinliyorum…

“Biliyorum şimdi diyorsun ki bu kadar güzel giyinimli biri nasıl suçlu olabilir? Biliyorum ki şimdi aklından şunlar geçiyor madem bu kadar güzel giyinimli niye akıl hastanesinde 3 yıl yatmış bir avukatı avukatı olarak niye seçiyor diye içinden geçiyor… İlk öncelikle adım Mustafa.. 55 yaşındayım… Açık söylemek gerekirse bir büronun sahibiyim… Seni yıllardır takip ediyorum… Aldığın davaları, büronu, evinin yolunu biliyorum… 3 sene akıl hastanesinde yattığını, hiç arkadaşın olmadığını, evinin kirasını üç aydır ödemediğini ve binadakilerin Paris’ten şikayetçi olduklarını biliyorum… Şimdi mutlaka benle ne işin olabileceğini düşünüyorsun… Seninle bir işim var evet… Daha anlayacağın bir dille söylemek gerekirse aslında ben suçlu değilim… Bu kimliğim bak ve bu da yaklaşık 15 yıldır sahibi olduğum “Sönmez” bürosunun kartı… Şimdi de aklından ” Sönmez” bürosunun benle ne işi olabilir diye geçiyordur…Şöyle bir şey ki senden benim büromda yardımcı avukatım olarak çalışmanı istiyorum…”

Sıra bana geldiğine göre konuşabilirim diyorum ve konuşmaya başlıyorum…

“25 yaşındayım… Zaten sen bunları biliyorsun!… 3 sene akıl hastanesinde yatmış olan bir avukatı niye yardımcı bir avukat olarak iş teklifinde bulunuyorsun? Niye ben ?”

“25 yaşına kadar yalnız yaşadığını biliyorum. Sana bütün suçluları ben yolladım.. Ve şuana kadar hiçbir davayı kaybetmedin. Şuana kadar hapse de düşmedin… Anneni babanı tanırım… İyi insanlardı ve seni iyi bir evlat olarak yetiştireceklerini biliyordum… Yalnızlığı sanki kendi mesleğin gibiymişcesine çok güzel yalnız kalabiliyorsun… Anlayacağın seni çok iyi tanıyorum… 10-20 senelik bir ömrüm kaldı ve büroyu güvenebileceğim birine bırakmak istiyorum… Bu zamanda böyle birisini bulmak çok zor… Yanımda olan herkes kuyumu kazmanın peşinde… Akıl hastanesine yattığında doktorunu ben değiştirdim… Doktora fazla ilaç verdirmedim… Akıl sağlığını kaybetmeni ve avukatlık yapamayacağın bir hale gelmeni istemiyordum… Anlayacağın sen farkında olmadan ben kendi avukatımı yetiştiriyordum… Ben gittikten sonra da büroyu güvenli ellere bırakabileceğim avukatı yetiştiriyordum… Artık zamanı gelmişti ve sen hazırdın”

Ağzımdan evet çıkıverdi…

“Evet” i duyan Mustafa Bey “Hadi ne duruyorsun kalk gidelim de bir büroyu gör alış.”

Beni kolumdan tuttuğu gibi arabaya bindirdi. Paris’i de eve bıraktırdı. Gözlerim açık kaldı arabanın içini görünce… Araba araba değil sanki ev gibiydi… Böyle bir işi nasıl kaptığımı bilmiyorum… Yolu seyrederken Şoför Bey geldiğimizi söylüyor…Arabadan indik beraber. Büroya beraber girdik. Sanki 30 yılı aşmış yakın arkadaşlar gibiyiz. Gülüp eğleniyoruz, sohbet ediyoruz… Bürodakiler tuhaf tuhaf bakmaya başladı… Çünkü beni ilk defa görüyorlardı… Güvenlik beni merakla süzdükten sonra toplantı odasına doğru geçiyoruz. Mustafa Bey Sekreteri’ne telefon açıp herkesi toplantı odasına çağırdığını söylüyor… Yaklaşık bi 5-10 dakika sonra birileri toplantı odasına geliyor… Birileri dediğime bakmayın gözlerimle 15 kişi saydım… Hepsine oturmasını söylüyor. Bana ayağa kalk diyor. Hiçbir şey sormadan ayağa kalkıyorum. Elini omzuma koyuyor ve konuşmaya başlıyor:

“Bu adam bugünden itibaren benim yardımcı avukatım ve ben ölünce şirketi bırakacağım kişidir.”

15 kişi “Merhaba” deyince bir tuhaf oluyor insan. 15 kişi “Hayırlı olsun” deyince de insan bir tuhaf oluyor… Hayatımda ilk defa bir kalabalığın içinde benle alay edilmedi…

Mustafa Bey’le beraber odama doğru gidiyoruz…

“Burası senin odan diyor. Biraz vakit geçir sonra sana bazı dava dosyaları yollayacağım onları kontrol etmeni isteyeceğim…

Hayatım boyunca evimdeki odamdan hariç bir tane daha kendime ait bir odam olmamıştı…

Yaklaşık bi 15-20 dakika sonra Mustafa Bey’in sekreteri odaya girip dosyaları getiriyor ve üç tane de boş kutu getiriyor… Mustafa Bey bunları ayırmanızı istedi deyip gidiyor… En az 450 dosyayla beraber baş başa bırakılıyorum… Benim bunların hepsine bakmam aylarımı alır… İlk olarak kazanılan dava dosyalarına bakmaya karar veriyorum… Boşanma davaları, hırsızlık vakaları, tecavüz davaları, yaralama davaları… Hepsi kazanılmış eksik bir dosya yok gibi görünüyor… Yavaş yavaş kazanılan dava dosyalarını birinci kutuya koyuyorum…

Yaklaşık bir saat sonra odamın kapısı çalıyor… “Gel” diyorum… İlk defa birisine gel diyorum… Mükemmel bir duygu… Kapı açılıyor ve Mustafa Bey içeriye doğru geliyor… Bir bakıyor odaya ve konuşmaya başlıyor:

-Oda odalık tan çıkmış Ahmet Bey. Gerçi oda benim odam değil senin…

-1 haftaya kadar toparlarım

-Fazla yorma kendini

-Acıkmadın mı 2 saattir çalışıyorsun

-Acıktım tabiki de

-Bende, ne yesek acaba?

-Bir adana kebabı iyi giderdi…

-Sende iyi biliyorsun yemek işlerini. O zaman söylüyorsun. Odanı da topla beraber yiyeceğiz…

Ve Mustafa Bey bunları söyleyip gider… Aldığım emir üzerine odamı toparlarım… Ve ilk defa iki kişilik bir yemeği iki kişiyle yiyorum… Acaba gerçek mi? Gözlerimi açıp kapatıyorum… Yanağımı çimdikliyorum… Bir şey değişmiyor… Ve Gerçek… 25 yıl sonra hiç yaşayamadığım şeyleri yaşamaya başlamış olmaya başlamam biraz tuhaf…

Ben bunları düşünürken odayı toparladığımın farkına varıyorum… Ve kapıya vuruluş sesini duyuyorum… Mustafa Bey elindeki yiyecek poşetiyle geliyor… Beraber oturuyoruz masaya… Hem sohbet ediyoruz hem de beraber yemek yiyoruz… Yemeğimiz bitiyor ve Mustafa Bey saate bakıyor saat 5 olmuş diyor… İstiyorsan çıkabilirsin diyor… Yarın saat 7 de gelmen şartıyla seni serbest bırakıyorum diyor… Bende eşyalarımı toplayıp işten eve doğru gidiyorum.. Ve yürürken düşüncelere dalıyorum… Mustafa Bey’in bu kadar iyi olması beni şaşırtıyor daha doğrusu… İlk defa etrafım da sırf işi düştü diye olmayan biri var… Hayatımın her dalında yanımda olacak ve olan biri var… Böyle bir şeyin olacağını bana söyleseler inanmazdım… Çünkü böyle bir şeyin olmasına imkansız gözlerle bakıyordum… Düşüncelere dalmışken kendimi evin kapısını açarken buldum… Kapıyı açar açmaz içeride bir paket buldum… Üstünde yeni iş arkadaşlarından hediye yazısı vardı.. Paketi açtığımda herkesin benle ilgili olan duyguları, görüşleri, ön yargıları, nereden çıkıp geldiğim, Mustafa Bey’in niye bana bu kadar önem verdiği gibi yazılı küçük kağıtlar bulunuyordu…. İlk aldığım gerçek hediyeydi… Artık benim hayatım için başka bir dönem başlamıştı… Her şeyin farklı olduğu dönem….

Sabahın 6’sında kuş sesleriyle beraber kalkıyorum…. Kahvaltımı yapıyorum gene aynı düzenle… Bugün şirketimin üstlendiği bir davada avukat olarak bir müvekkili savunacağım. 3 yıldan sonra ilk defa o kıyafeti bir daha giyip bir müvekkili savunacağım… İçimde bir heyecan var her zaman ki gibi…

Yatağımın karşısındaki gar dolabın kapaklarını açıyorum. İçinden bir takım elbise alıyorum. 3 sene sonra üzerime giyeceğim takım elbiseme şöyle alıcı güzel bir gözlerle bakıyorum. Özenle askıdan çıkartıp giyiniyorum. Ve evin kapısını kilitleyerek evden çıkıyorum. Telefonum çalıyor. Mustafa Bey  arıyor. İsmi hala ” Bir Suçlu ” diye kayıtlı… Açıyorum gelen aramayı

-Neredesin?

-Daha kendi evimin önündeyim.

-Tamam dur orada. Şoföre söyleyim  de seni alsın.

-Teşekkür ederim.Hiç gerek yoktu.

-Sen benim yardımcı avukatımsın. Lafı bile olmaz. Bir daha duymayayım ağzından böyle laflar.

-Görüşürüz

-Görüşürüz

3 yıl sonra aldığım 2. telefon araması. 3 yıl sonra 2. defa dostça bir konuşma. Ve bu sefer gerçek bir insanlar ve gerçek bir dostla. 3 yıl sonra bu olanları anlayamıyorum. Ve hepsine sevinç dolu gözlerle bakıyorum. Kendimi düşüncelere dalmış olarak bulan arabanın şoförü kornaya basarak beni düşüncelerimden ayırıyor. 3 yıl sonra 2. defa bir şoför tarafına mahkemeye götürülüyorum. Caddelerine aşık olduğum İstanbul’da ilk defa benim için bir şeyler oluyor.Mehmet Selim Kiraz  Adalet Mahkemesine varmış bulunuyoruz. Kapıda beni bekleyen Mustafa Bey gene aynı sıcakkanlılıkla beni selamlayarak hemen davadan bahsediyor.Sonra savunacağım kişiyi gösteriyor. Kendisinin suratı bir yerden tanıdık geliyor. Sonra müvekkilimin dosyasını elime aldığımda göz gezdirirken aynı okulda okuduğumuzu fark ediyorum. Aynı yılda mezun olmuşuz. Ve ismine bakınca benle dalga geçen, beni ezen Mehmet olduğunu hatırlıyorum. Yıllar sonra hiçbir şekilde Mehmet’in bana ihtiyacı olmayacağını düşünüyordum. Hayat işte hiç işinin olmayacağı insanları karşına çıkartıyor. Mehmet suratıma bakarak özür diliyor ve beni kurtar diyor. Yıllar sonra beni sevmeyen, benden nefret eden, beni okulda alay konusu yapan kişi benden yardım etmemi istiyor. Ve bende gene olgun olarak bütün yaptıklarını boş-vererek  ona yardım ediyorum.Hakim bizi içeriye çağırıyor. Ve Mehmet’in suçlandığı suçtan kısaca bahsediyor. Mehmet küçük bir cinayet işlemiş herhalde, ölen kişinin yakınlarına göre. Hakim savunmamı soruyor

-Müvekkilimin dosyasına baktığımda bu kadını öldürmesi için sebep bulamıyorum. Çünkü müvekkilim şuan Marmara Üniversitesinde doktorasını yapıyor. Hayatı son derece güzel giderken tam da mesleğini ele alıcak ken niye cinayet işlesin ki? Hem müvekkilimin ölen kadınla hiç alakası yok. Sadece kadın ölmeden önce yanında olduğu için onu öldürmeye çalıştığını söyleyemezsiniz.

Hakim savunmanız kabul edilmiştir diyor ve Mehmet’i serbest bırakıyor. Ve yıllar sonra savunduğum ilk kişi serbest kalıyor. Avukatlık kıyafetimi ne kadar da özlediğimin farkına varıyorum….

Devamı Daha Sonra…

—————————————————-

Devamı ne zaman gelir bilmiyorum..

Yazar:Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

Reklamlar

Avukat(Devamı ilk bölümle birlikte..)

Kalabalıkların içinde hiç yalnız başınıza bir duygu hissettiniz mi? Hiç bir sinemayı iki kişilik gibi izleyip aklınıza kazıdınız mı her sahnesini… Hiç bir yemeği iki kişilik gibi oturup yediniz mi? Hiç bir hayatı iki kişilik yerine tek kişilik yaşadınız mı? Hiç telefonunuzun çalmadığı günler oldu mu? Kalabalık grupların içinde hiç dışlandığınız oldu mu? Hiç bir yere girdiğinizde böyle ezici gözlerle bakıldı mı size? Bana bakıldı… 25 yaşındayım. 25 yıldır yalnız yaşıyorum. Tek vücut tek tabanca… Ne arayan var ne soran var… Paris haricinde başka dostum da yok… Kendisi bir alman kurdu… Ha bire havlıyor.Apartmandakiler de şikayetçi ondan. Yakında apartmandan atılacağım. Paris’imle beraber sokaklara da düşeceğiz…

Adım Ahmet…Bu yaşıma kadar hep yalnızım dediğin gibi… Hep dışlandım, hep ezildim. Hiçbir zaman sevgilim olmadı…Hiçbir zaman iki bilet alıp aşk filmi seyredemedim… Hiçbir zaman bir restaurantta iki kişilik yemeği iki kişiyle yemedim… Hep tek oldum. Tek tabanca… Benim öbür insanlardan farkımın ne olduğunu 25 senedir çözemedim…Niye dışlanıyorum diye düşünmekten kafayı tırlatıp akıl hastanesine yattım… 3 sene boyunca akıl hastanesinde ömrün kaldırım saymakla,kaç tane bank olduğunu hesaplamakla ve akıl hastanesinin her köşesini ezberlemekle geçti. Hala hatırlıyorum 36 bin tane kaldırım taşı, 15 tane bank… İçeride 500 tane oda… İçlerinde hiç sevgi yok. Dışarıda da yok. Sevgisiz geçirilen üç sene kafayı düzeltmedi. Üç sene bitince ve hastaneden çıkınca büromu da müvekkillerimi de elimden aldılar.Neymiş akıl hastanesinde yatan kişi büro yönetemezmişim… Her neyse anladığınız üzere avukatım… Suçlularla uğraşıyordum suçlular arkadaşımdı şimdi yanımda ne suçlular var ne de bürom… 3 aydır oturduğum evin kirasını boşluyorum… Yalan söylüyorum üç aydır. Ağzından hiç yalan çıkmayan birisi olarak nasıl bu hale düştüm diye düşünüyorum…

Babamı küçükken kaybettim… Annem de sağ olsun kadıncağız varıyla yokuyla okuttu sonra göçüp gitti sanki görevi bitmişcesine…

Okulda notlarım pekiyi hayatta sıfırdı… Okuldaki notlar hayatı düzeltmiyordu ki… Arkadaşlarımın arasında hep dalga geçilen ama yüksek not aldığım için kıskanılan biri olmuştum… İlkokulu Cumhuriyet İlköğretim’de okudum. Çocukluğumu yaşıyım diye pek fazla sınava çalışmadım. Sonuç olarak Cengizhan Anadolu Lisesi’ne girdim..4 sene boyunca tm bölümü okudum. Orada da dışlandım… Liseyi bitirince artık Konya’daki Selçuk Üniversitesinde okuyordum… Avukatlığı tutturmuştum… Suçlular arkadaşım olacak diye seviniyordum…Üniversiteyi bitirince birkaç büroda çalıştım… Emir altında çalışmak zor gelince büro açmaya karar verdim ve “Korkmaz” bürosunu açtım. 5 senedir iyi gidiyordum… Hayatımda yalan yoktu tırlamalık bir durum da yoktu… Sonra bir ara nasıl olduysa tırladım 3 sene akıl hastanesinde yattım dediğim gibi büromu da tek arkadaşım olan suçluları da elimden aldılar…

Şimdi İstanbul’dayım. Beyoğlu sokağında yaşıyorum… Parisimle beraber oturmuşuk güneşin batışını seyrediyoruz…Elimde bir bardak çay ve bir tablet var… Tableti açtığımda birinden mesaj var diye bildirim geliyor… Şüpheli gözlerle bildirimi bakarken parmağımla da bildirime dokunuyorum… Bir suçlu benden yardım istiyor… Akıl hastanesinde yattığımı da biliyor ve bana güvendiğini söylüyor. Şaşırıyorum acaba bu kadar dışlanan biri dışarıya nasıl bu kadar güven verebilir? Bilmiyorum… Yarın Limon kafede buluşalım diyor… Telefon numarası bırakmış. Böyle bir iş kaçar mı deyip telefonu kucakladığım gibi rakamları çevirip arıyorum…Yarın Limon Kafede saat 2’de anlaşıyoruz…Heyecanla tableti bırakıp yarın giyeceğim kıyafetleri hazırladıktan sonra yatağa uyumak üzere geçiyorum…

Sabaha kadar çeşitli rüyalar görüyorum. Kiminde ölüyorum, kiminde evleniyorum, kiminde vuruluyorum, kiminde arkadaşlarım oluyor… Zaten ancak böyle şeyleri rüyalarda görebiliyorum…

Saat 10:00… Tabletin alarmı hala kurulu kalmış. Her gün saat 10:00 da çalıyor… Elimle alarmı kapatıp kalkıyorum… Dün geceden ayarladığım kıyafetleri giyiyorum. Kahvaltı masasını hazırlamak üzere mutfağa geçiyorum. Çoğunlukla tek demlik çay, bir tane haşlanmış yumurta yiyorum her sabah…

Tek olunca her şeyi öğreniyorsun… Tek demlik çaydan iki bardak çay çıkarmayı da bir tane haşlanmış yumurta yiyebilmeyi de, sofraya yalnız başına oturmayı öğreniyorsun… Tek başına uyumayı öğreniyorsun. Her gece evin kapısını kilitlemeden uyumamayı alışkanlık haline getiriyorsun. Market alışverişini tek kişilik yapıyorsun ve zaten tek kişinin market alışverişi 40 lira tutuyor… Tek kişilik hayatı yaşamayı öğreniyorsun. En zor olan şeyi…

Kahvaltıyı yapıyorum. Gene her zamanki gibi evde ses olsun diye açık bırakılan bir radyo kanalı, bir bardak çay, azıcık ekmek, bir tane haşlanmış yumurta… Bir değişiklik yok.. Aynı sofra aynı yalnızlık… Sadece bugün bir suçluyla görüşmem var… 3 yıl sonra aldığım ilk iş… 3 yıl sonra ilk suçlu arkadaşım… Bunun için biraz heyecanlıyım ve şüpheliyim… 3 yıl akıl hastanesinde yatan birine nasıl güvenebilir bir suçlu diye düşünüyorum ve kafamdaki bu düşüncelerle beraber kahvaltımı bitiriyorum…

Saat 12:00 Paris yaklaşık bir saattir tasmayı getirip getirip duruyor… Beni gezdir diyor kendi dilince… Paris’i gezdirmeye çıkıyorum… Biraz dolaşıyoruz sonra Limon Kafe’ye gidiyoruz beraber…

Suçlunun beni görebileceği bir yere oturuyorum ve saate bakıyorum 13:50 gelir az sonra diye düşünüyorum… Garson geliyor masaya bir şey ister misiniz diye soru soruyor bir bardak çay istiyorum… Her zaman kapalı olan telefonumu açıp arıyorum ve beklediğimi söylüyorum… 5-10 dakika sonra güzel bir araba Limon Kafe’nin önünde duruyor… İçinden güzel giyinimli bir adam iniyor yanında korumaları var. Sanırım korumalarına arabaya tekrar binmelerini söylüyor. Güzel giyinimli bir adam tek başına Kafe’ye giriyor… Meraklı gözlerle etrafı süzüyor. Süzerken bir elini cebine sokuyor ve telefonu çıkartıp birini arıyor… O sırada telefonum çalıyor ve arayan bir suçlu telefonu tutan elimi havaya doğru kaldırıp yerimi belli etmeye çalışıyorum…Suçlu oturduğum masaya doğru geliyor… Ve ben şok oluyorum. Çünkü suçlu daha önce gördüğüm hiçbir suçluya benzemiyor… Benim gördüklerim özel bir arabadan da inmiyordu,benim gördüklerimin korumaları da yoktu, güzel kıyafetleri de… Bu biraz değişik… Güzel giyinimli suçluyla tokalaşıyoruz ve oturuyoruz masaya tekrardan… Garsonu çağırarak ne istersin diye soruyorum… Bir bardak çay içmek istediğini söylüyor… Konuşmaya başlıyor… Sadece suçlu konuşuyor ben dinliyorum…

“Biliyorum şimdi diyorsun ki bu kadar güzel giyinimli biri nasıl suçlu olabilir? Biliyorum ki şimdi aklından şunlar geçiyor madem bu kadar güzel giyinimli niye akıl hastanesinde 3 yıl yatmış bir avukatı avukatı olarak niye seçiyor diye içinden geçiyor… İlk öncelikle adım Mustafa.. 55 yaşındayım… Açık söylemek gerekirse bir büronun sahibiyim… Seni yıllardır takip ediyorum… Aldığın davaları, büronu, evinin yolunu biliyorum… 3 sene akıl hastanesinde yattığını, hiç arkadaşın olmadığını, evinin kirasını üç aydır ödemediğini ve binadakilerin Paris’ten şikayetçi olduklarını biliyorum… Şimdi mutlaka benle ne işin olabileceğini düşünüyorsun… Seninle bir işim var evet… Daha anlayacağın bir dille söylemek gerekirse aslında ben suçlu değilim… Bu kimliğim bak ve bu da yaklaşık 15 yıldır sahibi olduğum “Sönmez” bürosunun kartı… Şimdi de aklından “ Sönmez” bürosunun benle ne işi olabilir diye geçiyordur…Şöyle bir şey ki senden benim büromda yardımcı avukatım olarak çalışmanı istiyorum…“

Sıra bana geldiğine göre konuşabilirim diyorum ve konuşmaya başlıyorum…

“25 yaşındayım… Zaten sen bunları biliyorsun!… 3 sene akıl hastanesinde yatmış olan bir avukatı niye yardımcı bir avukat olarak iş teklifinde bulunuyorsun? Niye ben ?”

“25 yaşına kadar yalnız yaşadığını biliyorum. Sana bütün suçluları ben yolladım.. Ve şuana kadar hiçbir davayı kaybetmedin. Şuana kadar hapse de düşmedin… Anneni babanı tanırım… İyi insanlardı ve seni iyi bir evlat olarak yetiştireceklerini biliyordum… Yalnızlığı sanki kendi mesleğin gibiymişcesine çok güzel yalnız kalabiliyorsun… Anlayacağın seni çok iyi tanıyorum… 10-20 senelik bir ömrüm kaldı ve büroyu güvenebileceğim birine bırakmak istiyorum… Bu zamanda böyle birisini bulmak çok zor… Yanımda olan herkes kuyumu kazmanın peşinde… Akıl hastanesine yattığında doktorunu ben değiştirdim… Doktora fazla ilaç verdirmedim… Akıl sağlığını kaybetmeni ve avukatlık yapamayacağın bir hale gelmeni istemiyordum… Anlayacağın sen farkında olmadan ben kendi avukatımı yetiştiriyordum… Ben gittikten sonra da büroyu güvenli ellere bırakabileceğim avukatı yetiştiriyordum… Artık zamanı gelmişti ve sen hazırdın”

Ağzımdan evet çıkıverdi…

“Evet” i duyan Mustafa Bey “Hadi ne duruyorsun kalk gidelim de bir büroyu gör alış.”

Beni kolumdan tuttuğu gibi arabaya bindirdi. Paris’i de eve bıraktırdı. Gözlerim açık kaldı arabanın içini görünce… Araba araba değil sanki ev gibiydi… Böyle bir işi nasıl kaptığımı bilmiyorum… Yolu seyrederken Şoför Bey geldiğimizi söylüyor…Arabadan indik beraber. Büroya beraber girdik. Sanki 30 yılı aşmış yakın arkadaşlar gibiyiz. Gülüp eğleniyoruz, sohbet ediyoruz… Bürodakiler tuhaf tuhaf bakmaya başladı… Çünkü beni ilk defa görüyorlardı… Güvenlik beni merakla süzdükten sonra toplantı odasına doğru geçiyoruz. Mustafa Bey Sekreteri’ne telefon açıp herkesi toplantı odasına çağırdığını söylüyor… Yaklaşık bi 5-10 dakika sonra birileri toplantı odasına geliyor… Birileri dediğime bakmayın gözlerimle 15 kişi saydım… Hepsine oturmasını söylüyor. Bana ayağa kalk diyor. Hiçbir şey sormadan ayağa kalkıyorum. Elini omzuma koyuyor ve konuşmaya başlıyor:

“Bu adam bugünden itibaren benim yardımcı avukatım ve ben ölünce şirketi bırakacağım kişidir.”

15 kişi “Merhaba” deyince bir tuhaf oluyor insan. 15 kişi “Hayırlı olsun” deyince de insan bir tuhaf oluyor… Hayatımda ilk defa bir kalabalığın içinde benle alay edilmedi…

Mustafa Bey’le beraber odama doğru gidiyoruz…

“Burası senin odan diyor. Biraz vakit geçir sonra sana bazı dava dosyaları yollayacağım onları kontrol etmeni isteyeceğim…

Hayatım boyunca evimdeki odamdan hariç bir tane daha kendime ait bir odam olmamıştı…

Yaklaşık bi 15-20 dakika sonra Mustafa Bey’in sekreteri odaya girip dosyaları getiriyor ve üç tane de boş kutu getiriyor… Mustafa Bey bunları ayırmanızı istedi deyip gidiyor… En az 450 dosyayla beraber baş başa bırakılıyorum… Benim bunların hepsine bakmam aylarımı alır… İlk olarak kazanılan dava dosyalarına bakmaya karar veriyorum… Boşanma davaları, hırsızlık vakaları, tecavüz davaları, yaralama davaları… Hepsi kazanılmış eksik bir dosya yok gibi görünüyor… Yavaş yavaş kazanılan dava dosyalarını  birinci kutuya koyuyorum…

Yaklaşık bir saat sonra odamın  kapısı çalıyor… “Gel” diyorum… İlk defa birisine gel diyorum… Mükemmel bir duygu… Kapı açılıyor ve Mustafa Bey içeriye doğru geliyor…  Bir bakıyor odaya ve konuşmaya başlıyor:

-Oda odalık tan çıkmış  Ahmet Bey. Gerçi oda benim odam değil senin…

-1 haftaya kadar toparlarım

-Fazla yorma kendini

-Acıkmadın mı 2 saattir çalışıyorsun

-Acıktım tabiki de

-Bende, ne yesek acaba?

-Bir adana kebabı iyi giderdi…

-Sende iyi biliyorsun yemek işlerini. O zaman söylüyorsun. Odanı da topla beraber yiyeceğiz…

Ve Mustafa Bey bunları söyleyip gider…  Aldığım emir üzerine odamı toparlarım… Ve ilk defa iki kişilik bir yemeği iki kişiyle yiyorum… Acaba gerçek mi? Gözlerimi açıp kapatıyorum… Yanağımı çimdikliyorum… Bir şey değişmiyor… Ve Gerçek… 25 yıl sonra hiç yaşayamadığım şeyleri yaşamaya başlamış olmaya başlamam biraz tuhaf…

Ben bunları düşünürken odayı toparladığımın farkına varıyorum… Ve kapıya vuruluş sesini duyuyorum… Mustafa Bey elindeki yiyecek poşetiyle geliyor… Beraber oturuyoruz masaya… Hem sohbet ediyoruz hem de beraber yemek yiyoruz… Yemeğimiz bitiyor ve Mustafa Bey saate bakıyor saat 5 olmuş diyor… İstiyorsan çıkabilirsin diyor… Yarın saat 7 de gelmen şartıyla seni serbest bırakıyorum diyor… Bende eşyalarımı toplayıp işten eve doğru gidiyorum.. Ve yürürken düşüncelere dalıyorum… Mustafa Bey’in bu kadar iyi olması beni şaşırtıyor daha doğrusu… İlk defa etrafım da sırf işi düştü diye olmayan biri var… Hayatımın her dalında yanımda olacak ve olan biri var… Böyle bir şeyin olacağını bana söyleseler inanmazdım… Çünkü böyle bir şeyin olmasına imkansız gözlerle bakıyordum… Düşüncelere dalmışken kendimi evin kapısını açarken buldum… Kapıyı açar açmaz içeride bir paket buldum… Üstünde yeni iş arkadaşlarından hediye yazısı vardı.. Paketi açtığımda  herkesin benle ilgili olan duyguları, görüşleri, ön yargıları, nereden çıkıp geldiğim, Mustafa Bey’in niye bana bu kadar önem verdiği gibi yazılı küçük kağıtlar bulunuyordu…. İlk aldığım gerçek hediyeydi… Artık benim hayatım için başka bir dönem başlamıştı… Her şeyin farklı olduğu dönem….

Sabahın 6’sında kuş sesleriyle beraber kalkıyorum…. Kahvaltımı yapıyorum gene aynı düzenle… Bugün şirketimin üstlendiği bir davada avukat olarak bir müvekkili savunacağım. 3 yıldan sonra ilk defa o kıyafeti bir daha giyip bir müvekkili savunacağım… İçimde bir heyecan var her zaman ki gibi…

—————————————————————

Devamı daha sonra

—————————

 

 

Devamı daha sonra…
Yazar:Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

Avukat (Devamı..)

Sabaha kadar çeşitli rüyalar görüyorum. Kiminde ölüyorum, kiminde evleniyorum, kiminde vuruluyorum, kiminde arkadaşlarım oluyor… Zaten ancak böyle şeyleri rüyalarda görebiliyorum…

Saat 10:00… Tabletin alarmı hala kurulu kalmış. Her gün saat 10:00 da çalıyor… Elimle alarmı kapatıp kalkıyorum… Dün geceden ayarladığım kıyafetleri giyiyorum. Kahvaltı masasını hazırlamak üzere mutfağa geçiyorum. Çoğunlukla tek demlik çay, bir tane haşlanmış yumurta yiyorum her sabah…

Tek olunca her şeyi öğreniyorsun… Tek demlik çaydan iki bardak çay çıkarmayı da bir tane haşlanmış yumurta yiyebilmeyi de, sofraya yalnız başına oturmayı öğreniyorsun… Tek başına uyumayı öğreniyorsun. Her gece evin kapısını kilitlemeden uyumamayı alışkanlık haline getiriyorsun. Market alışverişini tek kişilik yapıyorsun ve zaten tek kişinin market alışverişi 40 lira tutuyor… Tek kişilik hayatı yaşamayı öğreniyorsun. En zor olan şeyi…

Kahvaltıyı yapıyorum. Gene her zamanki gibi evde ses olsun diye açık bırakılan bir radyo kanalı, bir bardak çay, azıcık ekmek, bir tane haşlanmış yumurta… Bir değişiklik yok.. Aynı sofra aynı yalnızlık… Sadece bugün bir suçluyla görüşmem var… 3 yıl sonra aldığım ilk iş… 3 yıl sonra ilk suçlu arkadaşım… Bunun için biraz heyecanlıyım ve şüpheliyim… 3 yıl akıl hastanesinde yatan birine nasıl güvenebilir bir suçlu diye düşünüyorum ve kafamdaki bu düşüncelerle beraber kahvaltımı bitiriyorum…

Saat 12:00 Paris yaklaşık bir saattir tasmayı getirip getirip duruyor… Beni gezdir diyor kendi dilince… Paris’i gezdirmeye çıkıyorum… Biraz dolaşıyoruz sonra Limon Kafe’ye gidiyoruz beraber…

Suçlunun beni görebileceği bir yere oturuyorum ve saate bakıyorum 13:50 gelir az sonra diye düşünüyorum… Garson geliyor masaya bir şey ister misiniz diye soru soruyor bir bardak çay istiyorum… Her zaman kapalı olan telefonumu açıp arıyorum ve beklediğimi söylüyorum… 5-10 dakika sonra  güzel bir araba  Limon Kafe’nin önünde duruyor… İçinden güzel giyinimli bir adam iniyor yanında korumaları var. Sanırım korumalarına arabaya tekrar binmelerini söylüyor. Güzel giyinimli bir adam tek başına Kafe’ye giriyor… Meraklı gözlerle etrafı süzüyor. Süzerken bir elini cebine sokuyor ve telefonu çıkartıp birini arıyor… O sırada telefonum çalıyor ve arayan bir suçlu telefonu tutan elimi havaya doğru kaldırıp yerimi belli etmeye çalışıyorum…Suçlu oturduğum masaya doğru geliyor… Ve ben şok oluyorum. Çünkü suçlu daha önce gördüğüm hiçbir suçluya benzemiyor… Benim gördüklerim özel bir arabadan da inmiyordu,benim gördüklerimin korumaları da yoktu, güzel kıyafetleri de… Bu biraz değişik… Güzel giyinimli suçluyla tokalaşıyoruz  ve oturuyoruz masaya tekrardan… Garsonu çağırarak ne istersin diye  soruyorum… Bir bardak çay içmek istediğini söylüyor… Konuşmaya başlıyor… Sadece suçlu konuşuyor ben dinliyorum…

“Biliyorum şimdi diyorsun ki bu kadar güzel giyinimli biri nasıl suçlu olabilir? Biliyorum ki şimdi aklından şunlar geçiyor madem bu kadar güzel giyinimli niye akıl hastanesinde 3 yıl yatmış bir avukatı avukatı olarak niye seçiyor diye içinden geçiyor… İlk öncelikle adım Mustafa.. 55 yaşındayım… Açık söylemek gerekirse bir büronun sahibiyim… Seni yıllardır takip ediyorum… Aldığın davaları, büronu, evinin yolunu biliyorum… 3 sene akıl hastanesinde yattığını, hiç arkadaşın olmadığını, evinin kirasını üç aydır ödemediğini ve binadakilerin Paris’ten şikayetçi olduklarını biliyorum… Şimdi mutlaka benle ne işin olabileceğini düşünüyorsun… Seninle bir işim var evet… Daha anlayacağın bir dille söylemek gerekirse aslında ben suçlu değilim… Bu kimliğim bak ve bu da yaklaşık 15 yıldır sahibi olduğum “Sönmez” bürosunun kartı… Şimdi de aklından ” Sönmez” bürosunun benle ne işi olabilir diye geçiyordur…Şöyle bir şey ki senden benim büromda yardımcı avukatım olarak çalışmanı istiyorum…”

Sıra bana geldiğine göre konuşabilirim diyorum ve konuşmaya başlıyorum…

“25 yaşındayım… Zaten sen bunları biliyorsun!… 3 sene akıl hastanesinde yatmış olan bir avukatı niye yardımcı bir avukat olarak iş teklifinde bulunuyorsun? Niye ben ?”

“25 yaşına kadar yalnız yaşadığını biliyorum. Sana bütün suçluları ben yolladım.. Ve şuana kadar hiçbir davayı kaybetmedin. Şuana kadar hapse de düşmedin… Anneni babanı tanırım… İyi insanlardı ve seni iyi bir evlat olarak yetiştireceklerini biliyordum… Yalnızlığı sanki kendi mesleğin gibiymişcesine çok güzel yalnız kalabiliyorsun… Anlayacağın seni çok iyi tanıyorum… 10-20 senelik bir ömrüm kaldı ve büroyu güvenebileceğim birine bırakmak istiyorum… Bu zamanda böyle birisini bulmak çok zor… Yanımda olan herkes kuyumu kazmanın peşinde… Akıl hastanesine yattığında doktorunu ben değiştirdim… Doktora fazla ilaç verdirmedim… Akıl sağlığını kaybetmeni ve avukatlık yapamayacağın bir hale gelmeni istemiyordum… Anlayacağın sen farkında olmadan ben kendi avukatımı yetiştiriyordum… Ben gittikten sonra da büroyu güvenli ellere bırakabileceğim avukatı yetiştiriyordum… Artık zamanı gelmişti ve sen hazırdın” 

Ağzımdan evet çıkıverdi…

Kahverengi renkli yazılar: Güzel Giyinimli Suçlu’nun Konuşması

Turuncu gibi olanlarda : Ahmet’in konuşması…

Yazar:Cansu Porsuk

Avukat….

Kalabalıkların içinde hiç yalnız başınıza bir duygu hissettiniz mi? Hiç bir sinemayı iki kişilik gibi izleyip aklınıza kazıdınız mı her sahnesini… Hiç bir yemeği iki kişilik gibi oturup yediniz mi? Hiç bir hayatı iki kişilik yerine tek kişilik yaşadınız mı? Hiç telefonunuzun çalmadığı günler oldu mu? Kalabalık grupların içinde hiç dışlandığınız oldu mu? Hiç bir yere girdiğinizde böyle ezici gözlerle bakıldı mı size? Bana bakıldı… 25 yaşındayım. 25 yıldır yalnız yaşıyorum. Tek vücut tek tabanca… Ne arayan var ne soran var… Paris haricinde başka dostum da yok… Kendisi bir alman kurdu… Ha bire havlıyor.Apartmandakiler de şikayetçi ondan. Yakında apartmandan atılacağım. Paris’imle beraber sokaklara da düşeceğiz…

Adım Ahmet…Bu yaşıma kadar hep yalnızım dediğin gibi… Hep dışlandım, hep ezildim. Hiçbir zaman sevgilim olmadı…Hiçbir zaman iki bilet alıp aşk filmi seyredemedim… Hiçbir zaman bir restaurantta   iki kişilik yemeği iki kişiyle yemedim… Hep tek oldum. Tek tabanca… Benim öbür insanlardan farkımın ne olduğunu 25 senedir çözemedim…Niye dışlanıyorum diye düşünmekten kafayı tırlatıp akıl hastanesine yattım… 3 sene boyunca akıl hastanesinde ömrün kaldırım saymakla,kaç tane bank olduğunu hesaplamakla ve akıl hastanesinin her köşesini ezberlemekle geçti. Hala hatırlıyorum 36 bin tane kaldırım taşı 15 tane bank… İçeride 500 tane oda… İçlerinde hiç sevgi yok. Dışarıda da yok. Sevgisiz geçirilen üç sene kafayı düzeltmedi. Üç sene bitince ve hastaneden çıkınca büromu da müvekkillerimi de elimden aldılar.Neymiş akıl hastanesinde yatan kişi büro yönetemezmişim… Her neyse anladığınız üzere avukatım… Suçlularla uğraşıyordum suçlular arkadaşımdı şimdi yanımda ne suçlular var ne de bürom… 3 aydır oturduğum evin kirasını boşluyorum… Yalan söylüyorum üç aydır. Ağzından hiç yalan çıkmayan birisi olarak nasıl bu hale düştüm diye düşünüyorum…

Babamı küçükken kaybettim… Annem de sağ olsun kadıncağız varıyla yokuyla okuttu sonra göçüp gitti sanki görevi bitmişcesine…

Okulda notlarım pekiyi hayatta sıfırdı… Okuldaki notlar hayatı düzeltmiyordu ki… Arkadaşlarımın arasında hep dalga geçilen ama yüksek not aldığım için kıskanılan biri olmuştum… İlkokulu Cumhuriyet İlköğretim’de okudum. Çocukluğumu yaşıyım diye pek fazla sınava çalışmadım. Sonuç olarak Cengizhan Anadolu Lisesi’ne girdim..4 sene boyunca tm bölümü okudum. Orada da dışlandım… Liseyi bitirince artık Konya’daki Selçuk Üniversitesinde okuyordum… Avukatlığı tutturmuştum… Suçlular arkadaşım olacak diye seviniyordum…Üniversiteyi bitirince birkaç büroda çalıştım… Emir altında çalışmak zor gelince büro açmaya karar verdim ve “Korkmaz” bürosunu açtım. 5 senedir iyi gidiyordum… Hayatımda yalan yoktu tırlamalık bir durum da yoktu… Sonra bir ara nasıl olduysa tırladım 3 sene akıl hastanesinde yattım dediğim gibi büromu da tek arkadaşım olan suçluları da elimden aldılar…

Şimdi İstanbul’dayım. Beyoğlu sokağında yaşıyorum… Parisimle beraber oturmuşuk  güneşin batışını seyrediyoruz…Elimde bir bardak çay ve bir tablet var… Tableti açtığımda birinden mesaj var diye bildirim geliyor… Şüpheli gözlerle bildirimi bakarken parmağımla da bildirime dokunuyorum… Bir suçlu benden yardım istiyor… Akıl hastanesinde yattığımı da biliyor ve bana güvendiğini söylüyor. Şaşırıyorum acaba bu kadar dışlanan biri dışarıya nasıl bu kadar güven verebilir? Bilmiyorum… Yarın Limon kafede buluşalım diyor… Telefon numarası bırakmış. Böyle bir iş kaçar mı deyip telefonu kucakladığım gibi rakamları çevirip arıyorum…Yarın Limon Kafede saat 2’de anlaşıyoruz…Heyecanla tableti bırakıp yarın giyeceğim kıyafetleri hazırladıktan sonra yatağa uyumak üzere geçiyorum…

—————————————————-

Devamı ne zaman gelir bilmiyorum..

Yazar:Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

Beş Sokağı Son Bölüm

Küçük Adam Yola Çıkar…

———————

Babama yaşattıklarını sorgulamak için yola çıkıyorum. Yalnız başıma… Herhalde cesaret iksiri içmiş olmalıyım. Çünkü böyle bir cesaret hiçbir insanda yok…

Küçük Adamın Babası…

——————–

Oğlumun beni öldürmeye geleceği kesin ona engel olmaycağım. Çünkü ben bunu hak ettim….

————————————————————————-

Babamı öldürür müyüm bilemiyorum. Ama ondan bunu hesabını soracağım kesin…

Küçük Adam uzun bir yolculuktan sonra babasnı bulur ve konuşmaya başlarlar…

-Oğlum!

-Çek ellerini üzerindem. Kirli ellerinin kalbimi kirletmesine izin vermeyeceğim.

-Oğlum hatırlatırım ki sen de bir İngilizsin…

-Yani bende mi Kazananların tarafındayım. Bir evlat için en acı şey nedir biliyor musun?

-Hayır

-Babası olarak örnek aldığı kişinin kendi halkını öldürmesi.Daha kötüsü de bunun için babasını öldürmek zoruna kalmasıdır.

-Beni bunun için öldürmeyecektin sanırım. Çünkü bunu yapmaa kalbin yetmez…

– Ve küçük adam babaını öldürür…

Ve tarihte ilk defa kaybedenler kazanmış olur…

Yazar: Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

Beş Sokağı (8. Bölüm)

Tek Ben Bilmiyorum…

—————————————

Gizemli Adam gerçeği biliyor. Beş Sokağın’daki çoğu kişi gerçeği biliyor. Yaşar Dede gerçeği biliyor.Bir tek ben bilmiyorum… Niye saklar insan gerçeği acı olsa da söylemeleri gerekmez mi? Gerçekler acıdır sonuçta. Zaten acı olamasa gerçek olmaz ki… Kafamı gıdıklayan düşünceler herhalde beni rahat bırakmayacaklar . Benim Babam’a gidip hesap sormam lazım. Ama bu zamana kadar kimse kalkıp ta kazananlar cephesine gitmedi…. Hem gitsem ne diyeceğim ki? Birisine bakıp geri döneceğim de diyemem… Gerçi dersem tam bir fiyasko olur… Bilmiyorum ama ne olursa olsun babamla oturup erkek erkeğe konuşmalıyız.Bu riski göze almalıyım….

————————————————————————————————

Acı Bir Gerçek. Daha çok Korkutucu Bir Haber…

———————————————————————-

-Komutanım,komutanım!..

-Ne var,ne oldu gene?

-Oğlunuz Can sizin yaptığınızı biliyor.

-Hadi ya,yapma ya

-Yaptım Bile!…

———————————-

Ben Ne Yapacağım?..

————————————

İntihar mı etsem yoksa kendimi assam mı? Hangisi çabuk ve acısız bir ölüm olur? Hangisi oğlumun sözlerinden daha az acıtır? Kendisi beni vazgeçirmek için gelecek ama bunun için uğraşırken kendisinin bir İngiliz olduğunu unutacak…

———————————————————

Küçük Adam….

—————————

Gizemli Adam’ın biricik arkadaşı. Beş Sokağı’nda yaşar…Ve bu aralar sokağın dedikodu sırasında ilk sıradadır… Duyduğuma göre savaşı başlatan kişi babasıymış…

———————————————————————————————–

Küçük Adamın Geçmişi….

—————————————

Doğrusunu söylemek gerekirse Nisan Ay’ında Dünya’ya geldim… Annemle babam bana birkaç sene baktılar.Sonra ikisi de beni sokağa attı… Sokaklara düştüğüm zaman tam 7 yaşındaydım… Daha çocuktum… Düşünün okula başlama yaşlarında sokaktaydım… Annem ve Babam İngiliz…. Babam eskiden askermiş,sonra bırakmış,sonra herhalde tekrar başlamış olmalı ki görünüşe göre öyle… Annem ise malum evinin kadını… İkisine de fazla bir şey borçlu olduğum söylenemez….Ben 8 yaşımdayken İngilizler bize savaş açtı… İlk sömürdüler sonra sahip olmak istediler… Babamla annem beni bıraktıktan tam bir sene sonra kendimi bir savaşın ortasında bulmuştum…İngiliz olduğum herhalde savaşın bitmesini isteyen tek kişi olduğum kesin bir bilgidir….

————————————————————————————————–

Pişmanlık Duygusu…

————————————

İnsanın içini yer bitirir içten içe… Hemen öldürmez… Yavaş yavaş ve acıta acıta öldürür beyni… İlk düşünce kanallarını harekete geçirir sonrası malum vicdanı ameliyat eder… Her ameliyatta ise mutlaka gözlerden yaş akar… Bunlar son pişmanlık fayda etmez sözünün yaşlarıdır…

———————————————————————————————————– 

Küçük Adam Yola Çıkar….

Devamı 1 ay sonra….

(Mutlu Çocuk)

Beş Sokağı(7.Bölüm)

Aklımdakiler…

———————-

Bak ya… Gizemli Adam diyor ki kazananlar savaştan vazgeçecek diyor ve bu benim sayemde olacakmış… Madem benim böyle bir gücüm var niye en baştan beri teslim olmuyorlar… Kazanan bir taraf niye oturup teslim olsun ki?

——————————————

Gizemli Adamla Münakaşalar…

——————————————

– Gizemli Adam sana bir şey sorabilir miyim?

-Sor tabiki de

-Sana ciddi olarak şayet niye beni buraya çağırdın?

-Dedim ya sana ihtiyacımız var…

-Ya ben kazanları nasıl vazgeçireceğim bir planın  var mı?

-Yok bir planım yok… Ama sen yapacaksın buna ben inanıyorum…

-Acaba ben niye inanamıyorum… Ben Kazanan olsam niye vazgeçeyim ki!!!

—————————————————————————————————

Yaşar Amca…

——————————-

Beş Sokağı’nın en yaşlı adamlarından biriyim… Torunlarımı savaştan kaçarken kaybettim ve neredeler bilmiyorum… Torunlarımdan biri 12 yaşında kahverengi saçlı yakışıklı bir oğlan… Gizemli Adam 12 yaşındaki çocuğu benim torunuma benzetiyor… Ama bundan emin değil…

————————————————————————————————————–

Kazananlar Cephesi…

——————————

-Komutanım

-Efendim,  Ne oldu?

-Küçük Adam sokağı buldu…

-Olamaz… Niye engel olmadınız…

-Siz emir vermediniz ki…

-Ya savaşı başlatan kişinin babası olduğunu öğrenirse ne yapacağız peki?

-Oturup ağlayacağız sanırım 🙂

-Hadi canım

————–

Gizemli Adamın Küçük Adam Hakkında Bildiği Bir Sır…

————————————————————————

Küçük Adamın babası savaşı başlatan kişi ama bundan Küçük Adam’ın haberi yok… Ve ben bunu ona söyleyeceğim…

———————

Hadi Bakalım…

———————

-Küçük Adam…

-Efendim, ne oldu?

-Sana bir şey söylemem lazım…

-Yine saçmalayacaksan ben gidiyim çünkü boşuna vakit kaybı…

-Yok ne saçmalaması ya  şu fotoğrafa bakar mısın  bi?

-Bu fotoğraftaki kişi benim babam…

-Üzerinde hangi kıyafet var? Bana söyler misin?

-Üniforma…

-Peki baban nerede onu da söyler misin?

-Kazananların cephesinde…

Küçük Adam öğrendiği gerçek karşısında şok oldu… Böyle bir şey nasıl olabilirdi ki?

—————————————————————————————————————

Küçük Adamın Babası!… 

———————————

Benim hakkımda pek fazla bir şey bilmiyor kendisi sadece aklındaki bir fotoğraftan ibaretim ve benden nefret ediyor… Onu bırakıp gittiğim için… Şimdi bir de Kazananlar Cephesi’nin başım da olduğunu öğrenirse iyice nefret edecek… Üzerime kan kusacak… Benim babam nasıl bir şey diyecek… Eminin beni vazgeçirmek için neler yapmayacak ki… Belki de kafama silah doğrultacak..Vazgeç diyecek… Ben de  hayır diyeceğim… Niye değecek… Cevap bekleyecek… Ben susup yüzüne bakacağım yalvarır gibi… Bana niye bunu yaptın diyecek ve giderken diyecek ki sen benim için hiç yoktun ve şimdi ölüsün diyecek… O zaman başımı taşlara vursam da, dizlerimi dövsem de geçmiş olacak…

——————-

Küçük Adamın Öğrendiği Gerçek!…

————————————————

Fotoğraf elimde kaldığım odaya gidiyorum… Gözlerimi bir an olsun ayırmıyorum fotoğraftan… Belki rüyadır diyorum bu düşünceye o kadar çok inanmak istiyorum ki… Ama gerçek… Bu şahsiyet işte benim babam…Fotoğraftaki üniformalı adam benim babam… Benim halkımı öldürmeye çalışan kişi benim babam… Batık bir gemi gibiyim şuan… Artık bütün suları almış olan gemi denizin dibini boylamış çıkamıyor da…. Ya sen nasıl yaparsın bunu ya!..

—————————————————————————-

Beş Sokağı Dedikoduları…

—————————————

-Biliyor musunuz küçük adamın babası…

-Ne olmuş  Küçük Adamın babasına söyle bakıyım Ahmet

-Şey ben şey diyecektim ölmüş…

-Evet öldü bugün. Hadi dağılın artık…

—————————————————-

Aklımdaki Düşünceler…

———————————-

Babam azılı bir katil…

Annem desen ölü…

Gizemli Adam desen tek umudu ben

Ben ise umutsuz vaka

Küçük Adam al bak gene beni çağırıyor ne  oldu acaba?

-Efendim Gizemli Adam

-Senin Yaşar Deden var mı?

-He var Yaşar Yaşamaz.Ne olmuş ona yoksa o da mı?

-Yok öyle bir şey değil… Yaşar Dede burada sokağın aşağı tarafında yaşıyor. Buraya geldiğinden beri  Yaşar Dede’yi hiç gülerken görmedim. Git de bir görün derim…

————————————————————————————–

Yaşar Dede…

———————–

Yaşar Dede buradaymış inanır mısınız?

-Yaşar Dede… Yaşar Dede

-Efendim efendim

-Ben Can

-Can Can’ım sen misin

-Evet Benim…

-Nerelerdesin be evlat..

-Buralardayım…

-Burada olduğuna göre gerçeği öğrenmiş olman lazım…

-Sen biliyor muydun?

-Evet

-Niye bana söylemedim….

-Söyleyemezdim babanı böyle bilmeni istemezdim…

Devamı Başka bir zamana

(Bu kadar aksiyon yeter…)

Beş Sokağı(6. Bölüm)

4. Gün  (Yaklaştık)
——————————–
En son koşuyordum. Ve hala koşuyorum. Sadece biraz yoruldum. Kalbim yerimden çıkacakmışcasına atıyor. Ayaklarım hala zorla adım atıyor. Beynim artık dur diyor ve bende onu dinliyorum ve duruyorum. Yere oturuyorum. Önüme doğru bakıyorum. Ve bir tabela görüyorum. Tabela da “Küçük Adam” yazıyor. Düşünüyorum kim yazar bunu diye. Aklıma Gizemli Adam geliyor. Onun yazdığından eminim. Oturduğum yerden kalkıp tabelaya doğru ilerliyorum. Tabelaya dokunuyorum, sanki eski bir resme dokunurmuş gibi. Yazı eskimiş. Belli ki yazılalı baya olmuş… Olsun gene de tabelanın gösterdiği yöne gitmeliyim… Belki bu sefer bulurum Beş Sokağı’nı… Hadi Bakalım…

Beş Sokağında Durumlar
——————————————-
Bugün 18.günümüz. Hala bir aksiyon yok. Düşmanlar bizi bulamadı. Beş Sokağı’nı n ilerisinde bir ev var. Orada Yaşar Amca oturuyor. Aslında çok yaşlı olduğu için Yaşar Amca diyoruz biz ona… Beş Sokağı karşılıklı birbirine bakan evlerden oluşuyor. Sokağın aşağısında çöp kovaları yukarısında evler var.Ve ben Beş Sokağı’nın yukarısındaki ilk evde oturuyorum. Sokağın başındaki ev bana ait anlayacağınız. Bugün normal hayat. Acaba Küçük Adam bıraktığımız işareti gördü mü?

“Küçük Adam” Tabelası…
————————————-
Tabela hakkındaki düşüncelerim biraz korkutucu… Gerçeği söylemek gerekirse.. Önüme hiçbir şey çıkmaması durumu tam bir fiyasko olur. Tabelanın gösterdiği yere doğru yürüyorum. Yavaş ve emin adımlarla. Dikkatlice her tarafa bakıyorum. Çünkü Beş Sokağı her yerde olabilir. Yürüyorum ve bir tabela daha…”Buldun Küçük Adam ileride”… İleriye doğru gidiyorum… Bir de ne görüyorum ileride bir maden ocağı… Açıkcası beklediğim bir şey değil. Madem ocağının önünde “Beş Sokağı” yazıyor. Kafamda deli sorular dolanıyor.Maden ocağında ne işi var Gizemli Adamın? Öğrenmem için maden ocağına girmeliyim…

Maden Ocağı…
——————————
İniyorum yavaş yavaş. Aşağıda gördüğüm manzara tamamen sokak… Şaşırdım doğrusu. Aşağıya ve yukarıya doğru uzanan karşılıklı eve benzeyen yapıtlar var… Acaba nerede bu Gizemli Adam? Sorun şu insanlar nerede? Sadece Gizemli Adam mı yaşıyor burada? Yoksa başka birileri de var mı? Ve bağırıyorum ” Hey Gizemli Adam neredesin” iki defa… Ve ses yok. Beş dakika sonra bir daha… Ve bir ses duyuyorum… Böyle çok az bir fısıltı gibi sanki… “Küçük Adam sesime doğru gel”… Sese doğru ilerliyorum. İlerledikçe sokağın başına geldiğimi farkediyorum ve tabelayı görüyorum… Tabelada “Beş Sokağı” yazıyor… Tabelanın hemen yukarısında bir ev var. Ses oradan geliyor. Kapıyı çalıyorum tam üç defa… Kapı açılıyor ve Gizemli Adam yüzüme bakıyor.
-Sende Kimsin?
-Küçük Adam sen ?
-Gizemli  Adam
Konuşmalardan sonra içeri alıyor beni.Oturup sohbet etmeye başlıyoruz.
-Niye bana mektup yazdım?
-Senin yaşlarındaki bir çocuk bana bir mektup yazıyordu ve sonra sokağıma geliyordu. Ve bende rüyadaki çocuk gibi sana mektup yazdım.
-Niye beni buraya çağırdın?
-Sen buraya aitsin onun için…
Ve ben aval aval bakıyorum ona…
-Niye aidim buraya?
-Kaybedenlerin kazanabilmesi için sana ihtiyacımız var diyor.
Aldığım cevap karşısında afallamış bir şekilde suratına bakıyorum…
-Ben nasıl bir şeyim ki bana ihtiyacınız var?
Adam ne dese beğenirsiniz
-Sen bizim kaybettiğimiz benliklerimizsin diyor.
Ve ben gene hiçbir şey anlayamıyorum.
-Ne demek istiyorsun?
-Tam olarak şunu diyorum ilerleyen zamanlarda beraber sen ve ben kazananları cephesine gidip savaştan vazgeçmelerini söyleyeceğiz ve onlar da vazgeçecek.
-Bu bir hayal dostum asla vazgeçmezler. Kazanırken sen vazgeçer misin?
Devamı Haftaya Cumartesi

Yazar: Cansu Porsuk

Beş Sokağı(Kaybedenlerin Sokağı)…(Romanın Devamı)

18.Gün…

——————–

18. gün oldu ve hala haber yok… Daha üç gün oldu. Ne kadar ilerlediğini merak ediyorum ve bizim bulunamayacak kadar zor bir yerde olduğumuzu anlayınca yüzünün halini merak ediyorum. Ben senin ölmüş annenim. Ben senin ölmüş babanım. Ben senin dostunum. Ben senin düşüncelerinin… İçine bak düşün anca bulursun beni çünkü içine saklandım ben… Ve ben senin hiç inanmadığın umudunun… Ben senin karamsar halinin…Ve ben senin seninim sana aitim… İkimizin benliğimizi bulabilmesi için birbirimize ihtiyacımız var. Seni bekliyorum…

Kaybedenler…

————————

Kazananların bize taktığı bir lakap. Bizi ezik olarak görüyorlar. Türlü türlü oyunlarına bizleri davet ediyorlar. Onlar için biz bir satranç oyunundaki piyonuz ve onlar da şah ve vezir…. Ve hep piyon olarak kalacağız…

3 Gün Oldu….

————————

Ümidim kayboluyor. Her geçen gün korkuyorum ve yıpranıyorum…. Her geçen gün sonbahara kalkıyorum , yapraklarım dökülüyor ve yaza kalkmayalı çok zaman oldu. Bulabileceğim den emin değilim…En iyisi sonsuza kadar aramak…

Zafer…

—————

Kazananların yaşadıkları mutlu bir duygu… Kaybedenler için kötü bir manzara. Kokuşmuş cesetler, harabe evlerin içinde yanan hatıralar, ağlayan çocuklar ve insan çığlıkları hepsi bir toprak için… Sonunda mutlu olan kim tabi ki de kazananlar.Kaybedenler mutsuz ve üzgün ve hala piyon…

Yenilgi…

—————-

Kaybedenlerin yaşadıkları üzüntü… Önce sessizlik alır bütün dünyayı… Sonra çığlıklar ve ağıtlar duyulmaya başlanır. Sonra gökyüzü ağlar içini döker. Sonra çocuklar gelir gülerler, ne bilecek ki sonuçta çocuk… Sonra ermişler gelir bu da yaşanacaktı der… Sonra hayırcılar gelir her işte bir hayır vardır der. Sonra iyiler gelir hep kötüler kazanır der. Sonra arkada ağlayan çocuklar, kokuşmuş cesetler ve insanların acı çığlıkları kalır… Ve bir anne böyle bir Dünya’ya bebek getirmeye korkar en büyük korkudur bu…

Savaş (Kaybedenlerin Savaş’a Bakış Açısı) …

—————————————————————

Bir toprak için

O kadar can

O kadar kan

O kadar yürek

O kadar kalp

Ağlatılır mı?

Parçalanır mı?

Dökülür mü?

Öldürülür mü?

Bir toprak için

O kadar yetim çocuk

O kadar çığlık

O kadar kokuşmuş ceset

O kadar hatıra

Harap edilir mi?

Bırakılır mı?

Atılır mı?

Yapılır mı?

Soruyorum bunların hepsi lanet olası bir toprak için yapılır mı?

Cevap maalesef evet!…

Savaş (Kazananların Savaş’a Bakış Açısı)…

———————————————————–

Bir toprak için bence

İnsan öldürmeye değer

Bir toprak için bence

Kan akıtmaya değer

Bir toprak için bence

Ağlatmaya değer

Bir toprak için bence

Kalp kırmaya değer

Bir toprak için değer….

Kazananların savaş dedikleri acı bir oyundan başka bir şey değil ve bu acı oyunu oynamaktan zevk alıyorlar…

Bir Çocuğun Hayali…

——————————-

Gözlerimi açtığımda mutlu olmak istiyorum… Başımda annemin, ayak ucumda babamın yattığını görmek  istiyorum. Gözlerimi açtığımda masmavi gökyüzünü görmek istiyorum. Duymaya başladığımda acı çığlıkları değil sevinç çığlıklarını duymak istiyorum…Konuşmaya başladığımda ümit verici ve güzel şeyler konuşmak istiyorum küfür etmek istemiyorum… Ve siz benden gözlerimi,kulaklarımı,ağzımı aldınız…Daha ne kaldı ki zaten…Bırakın da ümit bize kalsın…

Barış…. 

——————–

Savaşın, kaybedenin, kazananın, rekabetin olmadığı bir dünya… Savaş varken barış bir ütopya…

Barış Ütopyası…

————————-

Bu ütopyada gülen çocuklara yer var

Ağlayan çocuklara yer yok

Bu ütopyada sevince yer var

Üzülmeye yer yok…

Bu ütopyada umuda yer var

Karamsarlığa yer yok

Bu ütopyada iyilere yer var

Kötülere yer yok…

Barış bir ütopya…

Zafer Ütopyası…

—————————-

Bu ütopyada zaferin verdiği mutluluk var

Ama savaşın bıraktığı acı var

Savaşın bıraktığı hatıralar var

Acı çığlıklar kulakların içine yer etmiş bu ütopyada

Kazananların piyonları var bu ütopyada

Kazananların hep kazanacağı, kaybedenlerin hep kaybedeceği bir ütopya

Rekabetin olduğu bir ütopya

Ve bu ütopya da acıya

sevgiye  yer yok!…

Yazar: Cansu Porsuk (Devamı 2-3 gün Sonra) (Mutlu Çocuk)

Beş Sokağı (Kaybedenlerin Sokağı)…(Romanın Devamı)

Evde Geçirilen Gece…

——————————–

Nihayet güneş doğuyor ve üniformalılar yavaş yavaş kayboluyor… Bir anlık zafer duygusu bu bizim için… Dışarısı hala dumanla kaplı. Yoluma devam etmeliyim… Beş Sokağı neredesin be? Bu evi de arkamda bıraktıktan sonra kapının önündeki koltuğu çekiyorum ve kapıyı açıp yola koyuluyorum… Sessizce ilerliyorum ölüme doğru bir adım daha atıyorum her geçen gün… Ve korkuyorum… Çünkü hala çocuğum. Ve büyümeyi istemiyorum.Gerçi kim ister ki böyle lanet olası bir dünyada büyümeyi… Büyüdükçe alacağın sorumluluklar artıyor. Güçleniyorsun zannediyorsun ama güçlenmiyorsun aksine alışıyorsun ve değişiyorsun başka birisi oluyorsun. Çocukça düşünceler yok oluyor yerini büyük yetişkin düşünceleri alıyor… Kararlı biri oluyorsun. Ve artık korkmuyorsun. Ama ben her şeye rağmen büyümek istemiyorum. Çünkü büyüyünce gerçekleri öğreniyorsun ve tozpembe bakamıyorsun hayata… Hiç kimseye güvenemiyorsun ve hayatın yalnız mahkumu olarak kalıyorsun… Onun için ruhum hep çocuk olarak kalacak… Evden çıktım. Yürüyorum korka korka… Kalbimin küt küt diye atışını duyuyorum… Adrenalin hormonu damarlarında dolaşıyor ve daha çok korkmamı sağlıyor. Ama yürüyorum… Bu sefer daha çok vaktim var…Çünkü şafak vakti üniformalılar yok…Neredeler mi? Sıcacık evlerinde kahvaltı yapıyorlar şimdi… Koşarak büyük bir yol almanın tam zamanı… Son şansım… Ne kadar hızlı olursam o kadar şanslıyım… Ve bir,iki,üç koşmaya başlıyorum… Koşuyorum ve her mesafede yavaşlıyorum… Hoşça kal Üniformalılar… Beş Sokağını daha bulamadım…

Beş Sokağı ve Bir Adam…

————————————-

Bugün 17. günümüz… Erzaklarımız yavaş yavaş azalıyor. Ve bu kötü bir haber… Gerçi 17 gündür hiç iyi bir haber gelmedi. Küçük Adam da ortalıkta yok. Acaba ne yapıyor şimdi? Onu sokaklara düşürmekle iyi mi yaptım bilmiyorum. Şuan nerede olduğunu bilmiyorum. Yaşadığını bilmiyorum. Ama yaşıyorsa beni bulacaktır. Çünkü beni merak ediyor. Beş Sokağı sessiz bugün her zamanki gibi. Yukarıya doğru bakıyoruz.Üniformalılar yavaş yavaş hazırlanıyor. Gene öldürecekler birilerini… Ve ne kadar büyümüş olsam da tek katlanamadığım şey insanların acı çığlıkları…

Kazananlar…

——————–

Biz bu savaşın galip tarafıyız. Kaybedenler bizi sevmiyorlar ve hala kazanacaklarını zannediyorlar. Oysa her geçen gün yenilmeye adım atıyorlar… Onlar bilmiyor ama biz onların zannettikleri kadar kötü insanlar değiliz…Ama onlar bizden daha güçlüler çünkü korkmuş bir köpek gibi teslim olmadılar ve hala savaşıyorlar…

Küçük Adam…

————————–

Bu ona taktığım lakap çok yakışıyor ona…

Gizemli Kişilik…

—————————–

Niye mi böyle diyorum.Çünkü öylesin..Gizemlisin….

Üniformalılar…

————————–

Kaybedenlerin bize taktıkları lakap… Bizden korkuyorlar. Çünkü öldürüyoruz onları…

Yazan:Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

Devamı Yarına 😀