Avukat(Devamı ilk bölümle birlikte..)

Kalabalıkların içinde hiç yalnız başınıza bir duygu hissettiniz mi? Hiç bir sinemayı iki kişilik gibi izleyip aklınıza kazıdınız mı her sahnesini… Hiç bir yemeği iki kişilik gibi oturup yediniz mi? Hiç bir hayatı iki kişilik yerine tek kişilik yaşadınız mı? Hiç telefonunuzun çalmadığı günler oldu mu? Kalabalık grupların içinde hiç dışlandığınız oldu mu? Hiç bir yere girdiğinizde böyle ezici gözlerle bakıldı mı size? Bana bakıldı… 25 yaşındayım. 25 yıldır yalnız yaşıyorum. Tek vücut tek tabanca… Ne arayan var ne soran var… Paris haricinde başka dostum da yok… Kendisi bir alman kurdu… Ha bire havlıyor.Apartmandakiler de şikayetçi ondan. Yakında apartmandan atılacağım. Paris’imle beraber sokaklara da düşeceğiz…

Adım Ahmet…Bu yaşıma kadar hep yalnızım dediğin gibi… Hep dışlandım, hep ezildim. Hiçbir zaman sevgilim olmadı…Hiçbir zaman iki bilet alıp aşk filmi seyredemedim… Hiçbir zaman bir restaurantta iki kişilik yemeği iki kişiyle yemedim… Hep tek oldum. Tek tabanca… Benim öbür insanlardan farkımın ne olduğunu 25 senedir çözemedim…Niye dışlanıyorum diye düşünmekten kafayı tırlatıp akıl hastanesine yattım… 3 sene boyunca akıl hastanesinde ömrün kaldırım saymakla,kaç tane bank olduğunu hesaplamakla ve akıl hastanesinin her köşesini ezberlemekle geçti. Hala hatırlıyorum 36 bin tane kaldırım taşı, 15 tane bank… İçeride 500 tane oda… İçlerinde hiç sevgi yok. Dışarıda da yok. Sevgisiz geçirilen üç sene kafayı düzeltmedi. Üç sene bitince ve hastaneden çıkınca büromu da müvekkillerimi de elimden aldılar.Neymiş akıl hastanesinde yatan kişi büro yönetemezmişim… Her neyse anladığınız üzere avukatım… Suçlularla uğraşıyordum suçlular arkadaşımdı şimdi yanımda ne suçlular var ne de bürom… 3 aydır oturduğum evin kirasını boşluyorum… Yalan söylüyorum üç aydır. Ağzından hiç yalan çıkmayan birisi olarak nasıl bu hale düştüm diye düşünüyorum…

Babamı küçükken kaybettim… Annem de sağ olsun kadıncağız varıyla yokuyla okuttu sonra göçüp gitti sanki görevi bitmişcesine…

Okulda notlarım pekiyi hayatta sıfırdı… Okuldaki notlar hayatı düzeltmiyordu ki… Arkadaşlarımın arasında hep dalga geçilen ama yüksek not aldığım için kıskanılan biri olmuştum… İlkokulu Cumhuriyet İlköğretim’de okudum. Çocukluğumu yaşıyım diye pek fazla sınava çalışmadım. Sonuç olarak Cengizhan Anadolu Lisesi’ne girdim..4 sene boyunca tm bölümü okudum. Orada da dışlandım… Liseyi bitirince artık Konya’daki Selçuk Üniversitesinde okuyordum… Avukatlığı tutturmuştum… Suçlular arkadaşım olacak diye seviniyordum…Üniversiteyi bitirince birkaç büroda çalıştım… Emir altında çalışmak zor gelince büro açmaya karar verdim ve “Korkmaz” bürosunu açtım. 5 senedir iyi gidiyordum… Hayatımda yalan yoktu tırlamalık bir durum da yoktu… Sonra bir ara nasıl olduysa tırladım 3 sene akıl hastanesinde yattım dediğim gibi büromu da tek arkadaşım olan suçluları da elimden aldılar…

Şimdi İstanbul’dayım. Beyoğlu sokağında yaşıyorum… Parisimle beraber oturmuşuk güneşin batışını seyrediyoruz…Elimde bir bardak çay ve bir tablet var… Tableti açtığımda birinden mesaj var diye bildirim geliyor… Şüpheli gözlerle bildirimi bakarken parmağımla da bildirime dokunuyorum… Bir suçlu benden yardım istiyor… Akıl hastanesinde yattığımı da biliyor ve bana güvendiğini söylüyor. Şaşırıyorum acaba bu kadar dışlanan biri dışarıya nasıl bu kadar güven verebilir? Bilmiyorum… Yarın Limon kafede buluşalım diyor… Telefon numarası bırakmış. Böyle bir iş kaçar mı deyip telefonu kucakladığım gibi rakamları çevirip arıyorum…Yarın Limon Kafede saat 2’de anlaşıyoruz…Heyecanla tableti bırakıp yarın giyeceğim kıyafetleri hazırladıktan sonra yatağa uyumak üzere geçiyorum…

Sabaha kadar çeşitli rüyalar görüyorum. Kiminde ölüyorum, kiminde evleniyorum, kiminde vuruluyorum, kiminde arkadaşlarım oluyor… Zaten ancak böyle şeyleri rüyalarda görebiliyorum…

Saat 10:00… Tabletin alarmı hala kurulu kalmış. Her gün saat 10:00 da çalıyor… Elimle alarmı kapatıp kalkıyorum… Dün geceden ayarladığım kıyafetleri giyiyorum. Kahvaltı masasını hazırlamak üzere mutfağa geçiyorum. Çoğunlukla tek demlik çay, bir tane haşlanmış yumurta yiyorum her sabah…

Tek olunca her şeyi öğreniyorsun… Tek demlik çaydan iki bardak çay çıkarmayı da bir tane haşlanmış yumurta yiyebilmeyi de, sofraya yalnız başına oturmayı öğreniyorsun… Tek başına uyumayı öğreniyorsun. Her gece evin kapısını kilitlemeden uyumamayı alışkanlık haline getiriyorsun. Market alışverişini tek kişilik yapıyorsun ve zaten tek kişinin market alışverişi 40 lira tutuyor… Tek kişilik hayatı yaşamayı öğreniyorsun. En zor olan şeyi…

Kahvaltıyı yapıyorum. Gene her zamanki gibi evde ses olsun diye açık bırakılan bir radyo kanalı, bir bardak çay, azıcık ekmek, bir tane haşlanmış yumurta… Bir değişiklik yok.. Aynı sofra aynı yalnızlık… Sadece bugün bir suçluyla görüşmem var… 3 yıl sonra aldığım ilk iş… 3 yıl sonra ilk suçlu arkadaşım… Bunun için biraz heyecanlıyım ve şüpheliyim… 3 yıl akıl hastanesinde yatan birine nasıl güvenebilir bir suçlu diye düşünüyorum ve kafamdaki bu düşüncelerle beraber kahvaltımı bitiriyorum…

Saat 12:00 Paris yaklaşık bir saattir tasmayı getirip getirip duruyor… Beni gezdir diyor kendi dilince… Paris’i gezdirmeye çıkıyorum… Biraz dolaşıyoruz sonra Limon Kafe’ye gidiyoruz beraber…

Suçlunun beni görebileceği bir yere oturuyorum ve saate bakıyorum 13:50 gelir az sonra diye düşünüyorum… Garson geliyor masaya bir şey ister misiniz diye soru soruyor bir bardak çay istiyorum… Her zaman kapalı olan telefonumu açıp arıyorum ve beklediğimi söylüyorum… 5-10 dakika sonra güzel bir araba Limon Kafe’nin önünde duruyor… İçinden güzel giyinimli bir adam iniyor yanında korumaları var. Sanırım korumalarına arabaya tekrar binmelerini söylüyor. Güzel giyinimli bir adam tek başına Kafe’ye giriyor… Meraklı gözlerle etrafı süzüyor. Süzerken bir elini cebine sokuyor ve telefonu çıkartıp birini arıyor… O sırada telefonum çalıyor ve arayan bir suçlu telefonu tutan elimi havaya doğru kaldırıp yerimi belli etmeye çalışıyorum…Suçlu oturduğum masaya doğru geliyor… Ve ben şok oluyorum. Çünkü suçlu daha önce gördüğüm hiçbir suçluya benzemiyor… Benim gördüklerim özel bir arabadan da inmiyordu,benim gördüklerimin korumaları da yoktu, güzel kıyafetleri de… Bu biraz değişik… Güzel giyinimli suçluyla tokalaşıyoruz ve oturuyoruz masaya tekrardan… Garsonu çağırarak ne istersin diye soruyorum… Bir bardak çay içmek istediğini söylüyor… Konuşmaya başlıyor… Sadece suçlu konuşuyor ben dinliyorum…

“Biliyorum şimdi diyorsun ki bu kadar güzel giyinimli biri nasıl suçlu olabilir? Biliyorum ki şimdi aklından şunlar geçiyor madem bu kadar güzel giyinimli niye akıl hastanesinde 3 yıl yatmış bir avukatı avukatı olarak niye seçiyor diye içinden geçiyor… İlk öncelikle adım Mustafa.. 55 yaşındayım… Açık söylemek gerekirse bir büronun sahibiyim… Seni yıllardır takip ediyorum… Aldığın davaları, büronu, evinin yolunu biliyorum… 3 sene akıl hastanesinde yattığını, hiç arkadaşın olmadığını, evinin kirasını üç aydır ödemediğini ve binadakilerin Paris’ten şikayetçi olduklarını biliyorum… Şimdi mutlaka benle ne işin olabileceğini düşünüyorsun… Seninle bir işim var evet… Daha anlayacağın bir dille söylemek gerekirse aslında ben suçlu değilim… Bu kimliğim bak ve bu da yaklaşık 15 yıldır sahibi olduğum “Sönmez” bürosunun kartı… Şimdi de aklından “ Sönmez” bürosunun benle ne işi olabilir diye geçiyordur…Şöyle bir şey ki senden benim büromda yardımcı avukatım olarak çalışmanı istiyorum…“

Sıra bana geldiğine göre konuşabilirim diyorum ve konuşmaya başlıyorum…

“25 yaşındayım… Zaten sen bunları biliyorsun!… 3 sene akıl hastanesinde yatmış olan bir avukatı niye yardımcı bir avukat olarak iş teklifinde bulunuyorsun? Niye ben ?”

“25 yaşına kadar yalnız yaşadığını biliyorum. Sana bütün suçluları ben yolladım.. Ve şuana kadar hiçbir davayı kaybetmedin. Şuana kadar hapse de düşmedin… Anneni babanı tanırım… İyi insanlardı ve seni iyi bir evlat olarak yetiştireceklerini biliyordum… Yalnızlığı sanki kendi mesleğin gibiymişcesine çok güzel yalnız kalabiliyorsun… Anlayacağın seni çok iyi tanıyorum… 10-20 senelik bir ömrüm kaldı ve büroyu güvenebileceğim birine bırakmak istiyorum… Bu zamanda böyle birisini bulmak çok zor… Yanımda olan herkes kuyumu kazmanın peşinde… Akıl hastanesine yattığında doktorunu ben değiştirdim… Doktora fazla ilaç verdirmedim… Akıl sağlığını kaybetmeni ve avukatlık yapamayacağın bir hale gelmeni istemiyordum… Anlayacağın sen farkında olmadan ben kendi avukatımı yetiştiriyordum… Ben gittikten sonra da büroyu güvenli ellere bırakabileceğim avukatı yetiştiriyordum… Artık zamanı gelmişti ve sen hazırdın”

Ağzımdan evet çıkıverdi…

“Evet” i duyan Mustafa Bey “Hadi ne duruyorsun kalk gidelim de bir büroyu gör alış.”

Beni kolumdan tuttuğu gibi arabaya bindirdi. Paris’i de eve bıraktırdı. Gözlerim açık kaldı arabanın içini görünce… Araba araba değil sanki ev gibiydi… Böyle bir işi nasıl kaptığımı bilmiyorum… Yolu seyrederken Şoför Bey geldiğimizi söylüyor…Arabadan indik beraber. Büroya beraber girdik. Sanki 30 yılı aşmış yakın arkadaşlar gibiyiz. Gülüp eğleniyoruz, sohbet ediyoruz… Bürodakiler tuhaf tuhaf bakmaya başladı… Çünkü beni ilk defa görüyorlardı… Güvenlik beni merakla süzdükten sonra toplantı odasına doğru geçiyoruz. Mustafa Bey Sekreteri’ne telefon açıp herkesi toplantı odasına çağırdığını söylüyor… Yaklaşık bi 5-10 dakika sonra birileri toplantı odasına geliyor… Birileri dediğime bakmayın gözlerimle 15 kişi saydım… Hepsine oturmasını söylüyor. Bana ayağa kalk diyor. Hiçbir şey sormadan ayağa kalkıyorum. Elini omzuma koyuyor ve konuşmaya başlıyor:

“Bu adam bugünden itibaren benim yardımcı avukatım ve ben ölünce şirketi bırakacağım kişidir.”

15 kişi “Merhaba” deyince bir tuhaf oluyor insan. 15 kişi “Hayırlı olsun” deyince de insan bir tuhaf oluyor… Hayatımda ilk defa bir kalabalığın içinde benle alay edilmedi…

Mustafa Bey’le beraber odama doğru gidiyoruz…

“Burası senin odan diyor. Biraz vakit geçir sonra sana bazı dava dosyaları yollayacağım onları kontrol etmeni isteyeceğim…

Hayatım boyunca evimdeki odamdan hariç bir tane daha kendime ait bir odam olmamıştı…

Yaklaşık bi 15-20 dakika sonra Mustafa Bey’in sekreteri odaya girip dosyaları getiriyor ve üç tane de boş kutu getiriyor… Mustafa Bey bunları ayırmanızı istedi deyip gidiyor… En az 450 dosyayla beraber baş başa bırakılıyorum… Benim bunların hepsine bakmam aylarımı alır… İlk olarak kazanılan dava dosyalarına bakmaya karar veriyorum… Boşanma davaları, hırsızlık vakaları, tecavüz davaları, yaralama davaları… Hepsi kazanılmış eksik bir dosya yok gibi görünüyor… Yavaş yavaş kazanılan dava dosyalarını  birinci kutuya koyuyorum…

Yaklaşık bir saat sonra odamın  kapısı çalıyor… “Gel” diyorum… İlk defa birisine gel diyorum… Mükemmel bir duygu… Kapı açılıyor ve Mustafa Bey içeriye doğru geliyor…  Bir bakıyor odaya ve konuşmaya başlıyor:

-Oda odalık tan çıkmış  Ahmet Bey. Gerçi oda benim odam değil senin…

-1 haftaya kadar toparlarım

-Fazla yorma kendini

-Acıkmadın mı 2 saattir çalışıyorsun

-Acıktım tabiki de

-Bende, ne yesek acaba?

-Bir adana kebabı iyi giderdi…

-Sende iyi biliyorsun yemek işlerini. O zaman söylüyorsun. Odanı da topla beraber yiyeceğiz…

Ve Mustafa Bey bunları söyleyip gider…  Aldığım emir üzerine odamı toparlarım… Ve ilk defa iki kişilik bir yemeği iki kişiyle yiyorum… Acaba gerçek mi? Gözlerimi açıp kapatıyorum… Yanağımı çimdikliyorum… Bir şey değişmiyor… Ve Gerçek… 25 yıl sonra hiç yaşayamadığım şeyleri yaşamaya başlamış olmaya başlamam biraz tuhaf…

Ben bunları düşünürken odayı toparladığımın farkına varıyorum… Ve kapıya vuruluş sesini duyuyorum… Mustafa Bey elindeki yiyecek poşetiyle geliyor… Beraber oturuyoruz masaya… Hem sohbet ediyoruz hem de beraber yemek yiyoruz… Yemeğimiz bitiyor ve Mustafa Bey saate bakıyor saat 5 olmuş diyor… İstiyorsan çıkabilirsin diyor… Yarın saat 7 de gelmen şartıyla seni serbest bırakıyorum diyor… Bende eşyalarımı toplayıp işten eve doğru gidiyorum.. Ve yürürken düşüncelere dalıyorum… Mustafa Bey’in bu kadar iyi olması beni şaşırtıyor daha doğrusu… İlk defa etrafım da sırf işi düştü diye olmayan biri var… Hayatımın her dalında yanımda olacak ve olan biri var… Böyle bir şeyin olacağını bana söyleseler inanmazdım… Çünkü böyle bir şeyin olmasına imkansız gözlerle bakıyordum… Düşüncelere dalmışken kendimi evin kapısını açarken buldum… Kapıyı açar açmaz içeride bir paket buldum… Üstünde yeni iş arkadaşlarından hediye yazısı vardı.. Paketi açtığımda  herkesin benle ilgili olan duyguları, görüşleri, ön yargıları, nereden çıkıp geldiğim, Mustafa Bey’in niye bana bu kadar önem verdiği gibi yazılı küçük kağıtlar bulunuyordu…. İlk aldığım gerçek hediyeydi… Artık benim hayatım için başka bir dönem başlamıştı… Her şeyin farklı olduğu dönem….

Sabahın 6’sında kuş sesleriyle beraber kalkıyorum…. Kahvaltımı yapıyorum gene aynı düzenle… Bugün şirketimin üstlendiği bir davada avukat olarak bir müvekkili savunacağım. 3 yıldan sonra ilk defa o kıyafeti bir daha giyip bir müvekkili savunacağım… İçimde bir heyecan var her zaman ki gibi…

—————————————————————

Devamı daha sonra

—————————

 

 

Devamı daha sonra…
Yazar:Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

Reklamlar

Avukat (Devamı..)

Sabaha kadar çeşitli rüyalar görüyorum. Kiminde ölüyorum, kiminde evleniyorum, kiminde vuruluyorum, kiminde arkadaşlarım oluyor… Zaten ancak böyle şeyleri rüyalarda görebiliyorum…

Saat 10:00… Tabletin alarmı hala kurulu kalmış. Her gün saat 10:00 da çalıyor… Elimle alarmı kapatıp kalkıyorum… Dün geceden ayarladığım kıyafetleri giyiyorum. Kahvaltı masasını hazırlamak üzere mutfağa geçiyorum. Çoğunlukla tek demlik çay, bir tane haşlanmış yumurta yiyorum her sabah…

Tek olunca her şeyi öğreniyorsun… Tek demlik çaydan iki bardak çay çıkarmayı da bir tane haşlanmış yumurta yiyebilmeyi de, sofraya yalnız başına oturmayı öğreniyorsun… Tek başına uyumayı öğreniyorsun. Her gece evin kapısını kilitlemeden uyumamayı alışkanlık haline getiriyorsun. Market alışverişini tek kişilik yapıyorsun ve zaten tek kişinin market alışverişi 40 lira tutuyor… Tek kişilik hayatı yaşamayı öğreniyorsun. En zor olan şeyi…

Kahvaltıyı yapıyorum. Gene her zamanki gibi evde ses olsun diye açık bırakılan bir radyo kanalı, bir bardak çay, azıcık ekmek, bir tane haşlanmış yumurta… Bir değişiklik yok.. Aynı sofra aynı yalnızlık… Sadece bugün bir suçluyla görüşmem var… 3 yıl sonra aldığım ilk iş… 3 yıl sonra ilk suçlu arkadaşım… Bunun için biraz heyecanlıyım ve şüpheliyim… 3 yıl akıl hastanesinde yatan birine nasıl güvenebilir bir suçlu diye düşünüyorum ve kafamdaki bu düşüncelerle beraber kahvaltımı bitiriyorum…

Saat 12:00 Paris yaklaşık bir saattir tasmayı getirip getirip duruyor… Beni gezdir diyor kendi dilince… Paris’i gezdirmeye çıkıyorum… Biraz dolaşıyoruz sonra Limon Kafe’ye gidiyoruz beraber…

Suçlunun beni görebileceği bir yere oturuyorum ve saate bakıyorum 13:50 gelir az sonra diye düşünüyorum… Garson geliyor masaya bir şey ister misiniz diye soru soruyor bir bardak çay istiyorum… Her zaman kapalı olan telefonumu açıp arıyorum ve beklediğimi söylüyorum… 5-10 dakika sonra  güzel bir araba  Limon Kafe’nin önünde duruyor… İçinden güzel giyinimli bir adam iniyor yanında korumaları var. Sanırım korumalarına arabaya tekrar binmelerini söylüyor. Güzel giyinimli bir adam tek başına Kafe’ye giriyor… Meraklı gözlerle etrafı süzüyor. Süzerken bir elini cebine sokuyor ve telefonu çıkartıp birini arıyor… O sırada telefonum çalıyor ve arayan bir suçlu telefonu tutan elimi havaya doğru kaldırıp yerimi belli etmeye çalışıyorum…Suçlu oturduğum masaya doğru geliyor… Ve ben şok oluyorum. Çünkü suçlu daha önce gördüğüm hiçbir suçluya benzemiyor… Benim gördüklerim özel bir arabadan da inmiyordu,benim gördüklerimin korumaları da yoktu, güzel kıyafetleri de… Bu biraz değişik… Güzel giyinimli suçluyla tokalaşıyoruz  ve oturuyoruz masaya tekrardan… Garsonu çağırarak ne istersin diye  soruyorum… Bir bardak çay içmek istediğini söylüyor… Konuşmaya başlıyor… Sadece suçlu konuşuyor ben dinliyorum…

“Biliyorum şimdi diyorsun ki bu kadar güzel giyinimli biri nasıl suçlu olabilir? Biliyorum ki şimdi aklından şunlar geçiyor madem bu kadar güzel giyinimli niye akıl hastanesinde 3 yıl yatmış bir avukatı avukatı olarak niye seçiyor diye içinden geçiyor… İlk öncelikle adım Mustafa.. 55 yaşındayım… Açık söylemek gerekirse bir büronun sahibiyim… Seni yıllardır takip ediyorum… Aldığın davaları, büronu, evinin yolunu biliyorum… 3 sene akıl hastanesinde yattığını, hiç arkadaşın olmadığını, evinin kirasını üç aydır ödemediğini ve binadakilerin Paris’ten şikayetçi olduklarını biliyorum… Şimdi mutlaka benle ne işin olabileceğini düşünüyorsun… Seninle bir işim var evet… Daha anlayacağın bir dille söylemek gerekirse aslında ben suçlu değilim… Bu kimliğim bak ve bu da yaklaşık 15 yıldır sahibi olduğum “Sönmez” bürosunun kartı… Şimdi de aklından ” Sönmez” bürosunun benle ne işi olabilir diye geçiyordur…Şöyle bir şey ki senden benim büromda yardımcı avukatım olarak çalışmanı istiyorum…”

Sıra bana geldiğine göre konuşabilirim diyorum ve konuşmaya başlıyorum…

“25 yaşındayım… Zaten sen bunları biliyorsun!… 3 sene akıl hastanesinde yatmış olan bir avukatı niye yardımcı bir avukat olarak iş teklifinde bulunuyorsun? Niye ben ?”

“25 yaşına kadar yalnız yaşadığını biliyorum. Sana bütün suçluları ben yolladım.. Ve şuana kadar hiçbir davayı kaybetmedin. Şuana kadar hapse de düşmedin… Anneni babanı tanırım… İyi insanlardı ve seni iyi bir evlat olarak yetiştireceklerini biliyordum… Yalnızlığı sanki kendi mesleğin gibiymişcesine çok güzel yalnız kalabiliyorsun… Anlayacağın seni çok iyi tanıyorum… 10-20 senelik bir ömrüm kaldı ve büroyu güvenebileceğim birine bırakmak istiyorum… Bu zamanda böyle birisini bulmak çok zor… Yanımda olan herkes kuyumu kazmanın peşinde… Akıl hastanesine yattığında doktorunu ben değiştirdim… Doktora fazla ilaç verdirmedim… Akıl sağlığını kaybetmeni ve avukatlık yapamayacağın bir hale gelmeni istemiyordum… Anlayacağın sen farkında olmadan ben kendi avukatımı yetiştiriyordum… Ben gittikten sonra da büroyu güvenli ellere bırakabileceğim avukatı yetiştiriyordum… Artık zamanı gelmişti ve sen hazırdın” 

Ağzımdan evet çıkıverdi…

Kahverengi renkli yazılar: Güzel Giyinimli Suçlu’nun Konuşması

Turuncu gibi olanlarda : Ahmet’in konuşması…

Yazar:Cansu Porsuk

Avukat….

Kalabalıkların içinde hiç yalnız başınıza bir duygu hissettiniz mi? Hiç bir sinemayı iki kişilik gibi izleyip aklınıza kazıdınız mı her sahnesini… Hiç bir yemeği iki kişilik gibi oturup yediniz mi? Hiç bir hayatı iki kişilik yerine tek kişilik yaşadınız mı? Hiç telefonunuzun çalmadığı günler oldu mu? Kalabalık grupların içinde hiç dışlandığınız oldu mu? Hiç bir yere girdiğinizde böyle ezici gözlerle bakıldı mı size? Bana bakıldı… 25 yaşındayım. 25 yıldır yalnız yaşıyorum. Tek vücut tek tabanca… Ne arayan var ne soran var… Paris haricinde başka dostum da yok… Kendisi bir alman kurdu… Ha bire havlıyor.Apartmandakiler de şikayetçi ondan. Yakında apartmandan atılacağım. Paris’imle beraber sokaklara da düşeceğiz…

Adım Ahmet…Bu yaşıma kadar hep yalnızım dediğin gibi… Hep dışlandım, hep ezildim. Hiçbir zaman sevgilim olmadı…Hiçbir zaman iki bilet alıp aşk filmi seyredemedim… Hiçbir zaman bir restaurantta   iki kişilik yemeği iki kişiyle yemedim… Hep tek oldum. Tek tabanca… Benim öbür insanlardan farkımın ne olduğunu 25 senedir çözemedim…Niye dışlanıyorum diye düşünmekten kafayı tırlatıp akıl hastanesine yattım… 3 sene boyunca akıl hastanesinde ömrün kaldırım saymakla,kaç tane bank olduğunu hesaplamakla ve akıl hastanesinin her köşesini ezberlemekle geçti. Hala hatırlıyorum 36 bin tane kaldırım taşı 15 tane bank… İçeride 500 tane oda… İçlerinde hiç sevgi yok. Dışarıda da yok. Sevgisiz geçirilen üç sene kafayı düzeltmedi. Üç sene bitince ve hastaneden çıkınca büromu da müvekkillerimi de elimden aldılar.Neymiş akıl hastanesinde yatan kişi büro yönetemezmişim… Her neyse anladığınız üzere avukatım… Suçlularla uğraşıyordum suçlular arkadaşımdı şimdi yanımda ne suçlular var ne de bürom… 3 aydır oturduğum evin kirasını boşluyorum… Yalan söylüyorum üç aydır. Ağzından hiç yalan çıkmayan birisi olarak nasıl bu hale düştüm diye düşünüyorum…

Babamı küçükken kaybettim… Annem de sağ olsun kadıncağız varıyla yokuyla okuttu sonra göçüp gitti sanki görevi bitmişcesine…

Okulda notlarım pekiyi hayatta sıfırdı… Okuldaki notlar hayatı düzeltmiyordu ki… Arkadaşlarımın arasında hep dalga geçilen ama yüksek not aldığım için kıskanılan biri olmuştum… İlkokulu Cumhuriyet İlköğretim’de okudum. Çocukluğumu yaşıyım diye pek fazla sınava çalışmadım. Sonuç olarak Cengizhan Anadolu Lisesi’ne girdim..4 sene boyunca tm bölümü okudum. Orada da dışlandım… Liseyi bitirince artık Konya’daki Selçuk Üniversitesinde okuyordum… Avukatlığı tutturmuştum… Suçlular arkadaşım olacak diye seviniyordum…Üniversiteyi bitirince birkaç büroda çalıştım… Emir altında çalışmak zor gelince büro açmaya karar verdim ve “Korkmaz” bürosunu açtım. 5 senedir iyi gidiyordum… Hayatımda yalan yoktu tırlamalık bir durum da yoktu… Sonra bir ara nasıl olduysa tırladım 3 sene akıl hastanesinde yattım dediğim gibi büromu da tek arkadaşım olan suçluları da elimden aldılar…

Şimdi İstanbul’dayım. Beyoğlu sokağında yaşıyorum… Parisimle beraber oturmuşuk  güneşin batışını seyrediyoruz…Elimde bir bardak çay ve bir tablet var… Tableti açtığımda birinden mesaj var diye bildirim geliyor… Şüpheli gözlerle bildirimi bakarken parmağımla da bildirime dokunuyorum… Bir suçlu benden yardım istiyor… Akıl hastanesinde yattığımı da biliyor ve bana güvendiğini söylüyor. Şaşırıyorum acaba bu kadar dışlanan biri dışarıya nasıl bu kadar güven verebilir? Bilmiyorum… Yarın Limon kafede buluşalım diyor… Telefon numarası bırakmış. Böyle bir iş kaçar mı deyip telefonu kucakladığım gibi rakamları çevirip arıyorum…Yarın Limon Kafede saat 2’de anlaşıyoruz…Heyecanla tableti bırakıp yarın giyeceğim kıyafetleri hazırladıktan sonra yatağa uyumak üzere geçiyorum…

—————————————————-

Devamı ne zaman gelir bilmiyorum..

Yazar:Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

Beş Sokağı (8. Bölüm)

Tek Ben Bilmiyorum…

—————————————

Gizemli Adam gerçeği biliyor. Beş Sokağın’daki çoğu kişi gerçeği biliyor. Yaşar Dede gerçeği biliyor.Bir tek ben bilmiyorum… Niye saklar insan gerçeği acı olsa da söylemeleri gerekmez mi? Gerçekler acıdır sonuçta. Zaten acı olamasa gerçek olmaz ki… Kafamı gıdıklayan düşünceler herhalde beni rahat bırakmayacaklar . Benim Babam’a gidip hesap sormam lazım. Ama bu zamana kadar kimse kalkıp ta kazananlar cephesine gitmedi…. Hem gitsem ne diyeceğim ki? Birisine bakıp geri döneceğim de diyemem… Gerçi dersem tam bir fiyasko olur… Bilmiyorum ama ne olursa olsun babamla oturup erkek erkeğe konuşmalıyız.Bu riski göze almalıyım….

————————————————————————————————

Acı Bir Gerçek. Daha çok Korkutucu Bir Haber…

———————————————————————-

-Komutanım,komutanım!..

-Ne var,ne oldu gene?

-Oğlunuz Can sizin yaptığınızı biliyor.

-Hadi ya,yapma ya

-Yaptım Bile!…

———————————-

Ben Ne Yapacağım?..

————————————

İntihar mı etsem yoksa kendimi assam mı? Hangisi çabuk ve acısız bir ölüm olur? Hangisi oğlumun sözlerinden daha az acıtır? Kendisi beni vazgeçirmek için gelecek ama bunun için uğraşırken kendisinin bir İngiliz olduğunu unutacak…

———————————————————

Küçük Adam….

—————————

Gizemli Adam’ın biricik arkadaşı. Beş Sokağı’nda yaşar…Ve bu aralar sokağın dedikodu sırasında ilk sıradadır… Duyduğuma göre savaşı başlatan kişi babasıymış…

———————————————————————————————–

Küçük Adamın Geçmişi….

—————————————

Doğrusunu söylemek gerekirse Nisan Ay’ında Dünya’ya geldim… Annemle babam bana birkaç sene baktılar.Sonra ikisi de beni sokağa attı… Sokaklara düştüğüm zaman tam 7 yaşındaydım… Daha çocuktum… Düşünün okula başlama yaşlarında sokaktaydım… Annem ve Babam İngiliz…. Babam eskiden askermiş,sonra bırakmış,sonra herhalde tekrar başlamış olmalı ki görünüşe göre öyle… Annem ise malum evinin kadını… İkisine de fazla bir şey borçlu olduğum söylenemez….Ben 8 yaşımdayken İngilizler bize savaş açtı… İlk sömürdüler sonra sahip olmak istediler… Babamla annem beni bıraktıktan tam bir sene sonra kendimi bir savaşın ortasında bulmuştum…İngiliz olduğum herhalde savaşın bitmesini isteyen tek kişi olduğum kesin bir bilgidir….

————————————————————————————————–

Pişmanlık Duygusu…

————————————

İnsanın içini yer bitirir içten içe… Hemen öldürmez… Yavaş yavaş ve acıta acıta öldürür beyni… İlk düşünce kanallarını harekete geçirir sonrası malum vicdanı ameliyat eder… Her ameliyatta ise mutlaka gözlerden yaş akar… Bunlar son pişmanlık fayda etmez sözünün yaşlarıdır…

———————————————————————————————————– 

Küçük Adam Yola Çıkar….

Devamı 1 ay sonra….

(Mutlu Çocuk)

Beş Sokağı (Kaybedenlerin Sokağı)…(Romanın Devamı)

Evde Geçirilen Gece…

——————————–

Nihayet güneş doğuyor ve üniformalılar yavaş yavaş kayboluyor… Bir anlık zafer duygusu bu bizim için… Dışarısı hala dumanla kaplı. Yoluma devam etmeliyim… Beş Sokağı neredesin be? Bu evi de arkamda bıraktıktan sonra kapının önündeki koltuğu çekiyorum ve kapıyı açıp yola koyuluyorum… Sessizce ilerliyorum ölüme doğru bir adım daha atıyorum her geçen gün… Ve korkuyorum… Çünkü hala çocuğum. Ve büyümeyi istemiyorum.Gerçi kim ister ki böyle lanet olası bir dünyada büyümeyi… Büyüdükçe alacağın sorumluluklar artıyor. Güçleniyorsun zannediyorsun ama güçlenmiyorsun aksine alışıyorsun ve değişiyorsun başka birisi oluyorsun. Çocukça düşünceler yok oluyor yerini büyük yetişkin düşünceleri alıyor… Kararlı biri oluyorsun. Ve artık korkmuyorsun. Ama ben her şeye rağmen büyümek istemiyorum. Çünkü büyüyünce gerçekleri öğreniyorsun ve tozpembe bakamıyorsun hayata… Hiç kimseye güvenemiyorsun ve hayatın yalnız mahkumu olarak kalıyorsun… Onun için ruhum hep çocuk olarak kalacak… Evden çıktım. Yürüyorum korka korka… Kalbimin küt küt diye atışını duyuyorum… Adrenalin hormonu damarlarında dolaşıyor ve daha çok korkmamı sağlıyor. Ama yürüyorum… Bu sefer daha çok vaktim var…Çünkü şafak vakti üniformalılar yok…Neredeler mi? Sıcacık evlerinde kahvaltı yapıyorlar şimdi… Koşarak büyük bir yol almanın tam zamanı… Son şansım… Ne kadar hızlı olursam o kadar şanslıyım… Ve bir,iki,üç koşmaya başlıyorum… Koşuyorum ve her mesafede yavaşlıyorum… Hoşça kal Üniformalılar… Beş Sokağını daha bulamadım…

Beş Sokağı ve Bir Adam…

————————————-

Bugün 17. günümüz… Erzaklarımız yavaş yavaş azalıyor. Ve bu kötü bir haber… Gerçi 17 gündür hiç iyi bir haber gelmedi. Küçük Adam da ortalıkta yok. Acaba ne yapıyor şimdi? Onu sokaklara düşürmekle iyi mi yaptım bilmiyorum. Şuan nerede olduğunu bilmiyorum. Yaşadığını bilmiyorum. Ama yaşıyorsa beni bulacaktır. Çünkü beni merak ediyor. Beş Sokağı sessiz bugün her zamanki gibi. Yukarıya doğru bakıyoruz.Üniformalılar yavaş yavaş hazırlanıyor. Gene öldürecekler birilerini… Ve ne kadar büyümüş olsam da tek katlanamadığım şey insanların acı çığlıkları…

Kazananlar…

——————–

Biz bu savaşın galip tarafıyız. Kaybedenler bizi sevmiyorlar ve hala kazanacaklarını zannediyorlar. Oysa her geçen gün yenilmeye adım atıyorlar… Onlar bilmiyor ama biz onların zannettikleri kadar kötü insanlar değiliz…Ama onlar bizden daha güçlüler çünkü korkmuş bir köpek gibi teslim olmadılar ve hala savaşıyorlar…

Küçük Adam…

————————–

Bu ona taktığım lakap çok yakışıyor ona…

Gizemli Kişilik…

—————————–

Niye mi böyle diyorum.Çünkü öylesin..Gizemlisin….

Üniformalılar…

————————–

Kaybedenlerin bize taktıkları lakap… Bizden korkuyorlar. Çünkü öldürüyoruz onları…

Yazan:Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

Devamı Yarına 😀

 

Beş Sokağı(Kaybedenlerin Sokağı)…(Romanın Devamı)

Çocuğun Beş Sokağını Bulma Çabaları…

——————————————————

Kafamı toplamalıyım. Ait olduğum yeri bulmalıyım. Nedenini bilmiyorum. Ama  bulmalıyım… Saklandığım yerden çıkmaya korkmuyor değilim. Çünkü dışarısı güvenli değil. Silahlı askerler var… Askerlerden değil asker üniformasının içindeki insanlardan korkuyorum… Çünkü bizi sevmiyorlar. Burayı ele geçirmek ve yaşayanları öldürmek istiyorlar. Bizleri zalim oyunlarına davet etmek istiyorlar. Ama son günlerde sesleri çıkmıyor. Dilini yutmuş, korkmuş bir canavar gibi saklanıyorlar, saldırmıyorlar… Şanslıyım onun için.Ama gene de korkuyorum… Hadi bakalım çıkalım yavaş yavaş saklandığımız yerden… Küçük adımlarla sessizce yürüyorum.Ses çıkartırsam anlarlar.Ve hayatım oracıkta biter. Sessiz olmalıyım… Nefesimi bile hissetmemeleri lazım… Ama ben onların nefeslerini ensemde hissediyorum… Seslerini duyuyorum… O zalim, korku veren seslerini duyuyorum… Ama umursamıyorum. Daha doğrusu kafama takmamaya çalışıyorum… Ancak böyle yaşayabiliyorum… Yürüyorum sokaklara baka baka…Şuana kadar Beş Sokağını göremedim… Fazla vaktim yok… Hava kararınca daha çok üniformalı ortaya çıkıyor ve katliam başlıyor. Tam olarak 2 saatim var. Onun için acele etmeliyim ve Beş Sokağını ararken bir yandan da saklanacak bir yer bulmalıyım… Hiçbir yön bilmeden yürüyorum. Bedenimin beni götürdüğü yere gidiyorum. Ait olduğum yere… Eğer bulamazsam gizemli adama mektup yazacağım. Gerçi yardım edeceğini zannetmiyorum.Çünkü beni bul dedi ve sadece sokağı söyledi… Yürüdüğüm yolda kaçan insanlar var.Herkes birbirinden korkuyor burada… Sevgi bağları raflara kaldırılmış… Güven duygusu yok olmuş. Üniformalılar bizim tarafımızda değil. Korkuyoruz hepimiz. Etrafımız dumanlarla kaplı…K aç gündür gökyüzünü beyaz olarak göremedik… Kaç gündür güzel bir uyku çekemedik. Hep korktuk… Kaç gün oldu güzel bir rüyaya uyanmayalı bilmiyorum…Ve bir an önce bitmesini istiyoruz. Kaybeden mi oluruz kazanan mı oluruz bilmiyorum. Ama bitsin… Artık ben hayal kurmak istiyorum. Duvarlarını sevdiğim evimde hatıralarımla beraber yaşlanmak istiyorum… Bunun için mücadele etmeye devam etmeliyim. Yürüyorum aklımdaki düşüncelerle beraber. Bir yandan korkuyorum da… Evet daha fazla yürüyemem. Çünkü hava kararmaya başlıyor. Şu karşıdaki eve gitmem lazım. Güvenli bir yere benziyor. Bunu gitmeden öğrenemem.. Onun için gidiyorum. Sesler yükseliyor korkuyu damarlarımda hissediyorum… Ve ulaştım eve.Güvenli bir yere benziyor.. En azından sağlam gibi…Bir geceyi geçirebileceğim bir yer bulabildiğim için mutluyum…Ama hemen sevinmemeliyim. Eve giriyorum. Kapıyı kapatıyorum ve kapının arkasına koltuğu çekiyorum.. Açmasınlar diye. Perdeleri çekiyorum yavaş ve sessizce.Ve oturuyorum soğuk yere…

Bir Adam…

———————

Küçük Adam’a Beş Sokağını bulmasını söyleyeli 1 gün oldu. Acaba yola çıkmış mıdır? Beni ve sokağımızı merak etmiş midir? Ait olduğu yeri merak etmiş midir? Küçük Adam’ı merak ediyorum… Bugün sokağımda 16. günüm.. İlk bulduğum günkü gibi… Küçük evler var. Köpekler var. Sokağın bir ucundan bir ucuna uzanan çöp kovaları var. Ne bulduysak sokaklardan hepsi çöp kovalarının içinde… Beş Sokağında sevgi bağı raflara kaldırılmış değil. Hepimiz birbirimizi seviyoruz. Korkmuyoruz mu korkuyoruz ama belli etmiyoruz. Burası üniformalıların kolay kolay bulamayacağı bir yer… Çünkü yerin altında… Küçük Adam bunu bilmiyor. Ama uğraşırsa ve yoluna devam ederse bizi bulabilsin diye sokağın başına işaret bıraktık. Burada güvendeyiz ve kolay kolay kimseyi sokağımıza almıyoruz.Ama o çocuk bu sokağa ait. Bizi bulacağına eminim… Devam et asla pes etme…

Üniformalılar…

———————-

Üniformalılar yani insanlar… Daha doğrusu insan kılığına girmiş askerler. Omuzlarında taramalı silahlar,bellerinde piştov ve el bombaları… Korkuyoruz üniformalılardan. Çünkü her şey onların yüzünden… Sevmiyoruz onları. Kim sever ki insanları öldüreni… Hiçbirinin altın kalpleri yok… Akşamları sayıları fazlalaşıyor.Aralarında bir şifre var ve ne zaman birilerini öldürecekleri zaman birbirlerine o şifreli sözü söylüyorlar ve katliam başlıyor… Uykumuz bölünüyor. Çığlıklar başlıyor. Üniformalılar bu görüntüyü çok seviyorlar… Ve bizi öldürmekten zevk alıyorlar… Bizi türlü türlü oyunlarına davet ediyorlar…Bir gün mezarlarınıza işemek dileğiyle… 😀

Yazan:Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

Devamı Yarına 😀

Beş Sokağı(Kaybedenlerin Sokağı)…(Romanın Devamı)

Çocuğun Beş Sokağı Hakkındaki Düşünceleri…

——————————————————————–

Beş sokağı, ne demek istemişti acaba? Gerçekten de oraya ait miydim? Böyle bir sokak var mıydı?Kaybedenlerin Sokağı benim ait olduğum yermiş onun söylediğine göre…Acaba ne var orada…Oraya ait olduğumu düşünmesem de merak ediyorum…Beş sokağını bulmalıyım…Mektuplaştığım o gizli şahsiyeti bulmalıyım ne olursa olsun bulmalıyım…Niye ben niye başkası değil?Aklımı kurcalayan sorulara cevap bulabilmek için bulmalıyım orayı…

Beş Sokağı Hakkında Biraz Bilgi…

————————————————-

Beş sokağı burası kaybedenlerin sokağı. Çocuğun ait olduğu yer… Hepimiz buradayız.Kazananlara karşı oluşturulmuş bir güç hattı da denilebilir… Bağlıyız birbirimize… Sevdiklerimiz, üzüntülerimiz, yaşadıklarımız hepsi burada bu sokakta saklı… Çocuğun geçmişi saklı sokağın duvarlarında… Beş sokağı sıcak insanların bulunduğu bir yer. Zamanında düşmanlar tarafından istila edilmiş ve terk edilmiş… Beş sokağı bizim toplanma yerimiz.Gücün, zaferin, umudun olduğu yer… Kazananların bilmediği ve hiç ait olamayacağı bir yer. Hadi gel seni bekliyorum küçük adam… Buraya aitsin…

Bir Adam Hakkında Biraz Bilgi…

———————————————-

Beş sokağında yaşıyorum. Biz buraya Kaybedenlerin Sokağı diyoruz. Her seviyeden insan var burada.Sıcak,samimi bir havası var. İnsanı yaşatan bütün duygular var burada… Ve o çocuk buraya ait.Bende ilk başlarda inanmıyordum. Zafer yok diyordum. Ümit yok diyordum. Ve hep kaybedeceğiz diyordum. Ama sonra dedim ki niye kaybedenlerden olalım ki birbirimize sarılırsak kazanan oluruz. Ve neyi kazanırız biliyor musunuz? Kazananların bize veremediklerini kazanırız. Demek istiyorum ki sevgiyi, dostluğu ve insanlığı kazanırız. Onun için kaybedenler için ümit ve zafer var… Küçük Adam buna inanmasa da var…

Bir Çocuk Hakkında Biraz Bilgi…

—————————————

Umudun ve zaferin hala var olduğuna inanmıyorum. Kazanmaya umutsuz bir vaka gibi bakıyorum… Çünkü hep kaybettik… Bugün günlerden Çarşamba, aylardan Temmuz, takvim 25.07.1997 Çarşamba gününü gösteriyor. Ve bu tarihten sonra o adamla bir daha mektuplaşmadık..Niye mektuplaşmaya devam etmediğimi bilmiyorum…Ama bu gizemli kişiliği merak ediyorum…Ve ait olduğum yeri de merak ediyorum…

25.07.1997 şuan tam olarak 12 yaşındayım.Oyun yaşlarım…Oynayacak bir oyuncağım yok.Benim sizin gibi pespembe hayallerim de yok…Aslında güzel bir hayatım da yok…Şimdiye kadar öylesine yaşıyordum.Bir şekilde ayakta duruyordum.Şimdi ise iki tane merak ettiğim şey var.Beş Sokağı ve Gizemli Adam…Bu sokağa ve adama ne kadar inanmasam da bulacağım…Ve gene söylüyorum kazananlar mutlu kaybedenler mutsuz…

Devamı Yarına 😀

Yazan :Cansu Porsuk(Mutlu Çocuk)

 

Siyah Bir Tablo Dünya…

Dünya’ya gökyüzüne,dışarıya,evime sanki siyah bir perde çekilmiş.Simsiyah, bir sulu boyadaki siyahın çok sürülmüş hali…Sanki yağlı boyayla yapılmış bir resimdeki siyah renk gibi her şey ve her yer…Öbür renkleri hiç bilmiyorum.Görmek nasip olmadı ve tanıyamadım hiçbirini.İnsanlar hep renklerden bahsediyorlar.Dünya rengarenk diyorlar.Ben dünyaya kendi gözlerimle bakıyorum siyah renk…Dünya  sadece duyabildiklerimden ibaret…Kuş cıvıltıları,araba sesleri,çocukların sevinçle gülme sesleri,ben sadece sesleri duyuyorum.Hayatım seslerden ibaret.Bir tutam sese,bir tutam sıcaklığa muhtacım…Doğduğum andan beri beni bakan büyüten annemi bile sesinden tanıyorum.Çünkü yüzünü bilmiyorum.Babam desem o da halime çok üzülüyor.Belli etmemeye çalışıyor ama ben hissediyorum ve anlıyorum sesinden…Bazen konuşmalarını duyuyorum.Babam diyor ki hep ben kızımın her insan gibi dünyayı rengarenk görebilmesini istiyorum,benim yüzümü bilsin ,görsün istiyorum,annesinin yüzünü görsün istiyorum diyor…Bunları duymak beni üzüyor.Acı olan şey hepsinin gerçek olması,hiçbirinin rüya veya hayal olmaması…

***********************************

Bugün annemle  beraber doktora gittik.Gözüm için yapılacak son pansuman günüydü bugün.3 hafta önce ameliyat oldum.Doktor:”Belki görebilir” demişti.O belki sözü bile beni mutlu etti.Belki olur ya görürüm her şeyi…Hayal kurmaya başladım.Düşündüm ve sonra dedim ki ilk gökyüzüne doya doya bakacağım hiç gökyüzünü görmemiş gibi,akşam olduğumda gökyüzündeki yıldızların nasıl bir şevkle dans edişlerini izlemeyi,her yıldız kaydığında dilek tutmayı,Ay’a doya doya bakmayı hayal ettim.İkinci olarak da  denizi hep o masmavi diye bahsedilen denizi,hep sesini duyduğum hiç tanışamadığım dalgayla tanışmayı hayal ettim,her insan gibi yüzebilmeyi hayal ettim.Üçüncü olarak da annemi merak ettim.Acaba yüzü nasıldı,gözleri ne renkti,kaşları ince miydi,kalın mıydı,boyu kısa mıydı,uzun muydu,ayakları büyük müydü,küçük müydü,saçları beyaz renk miydi acaba yoksa siyah mıydı?Babam peki nasıl bir beyefendiydi,acaba saçları ne renkti,gözleri mavi renk miydi acaba?Hep bunları merak ediyordum hayatım boyunca ve her gün bu hayal ettiklerimi görebileceğim umuduyla yatağıma yatıyordum.

**********************************************

Hastahanedeydik sonunda.Doktorumun hep gülme sesini duyuyordum ve bugün gözlerimdeki sargı bezi dördüncü defa açılacaktı ve bu sondu.Belki görebilirdim.Belki…Ne kadar uzak bir kelime belki…Ya görecektim sonsuza kadar ya da hiç göremeyecektim sonsuza denk siyah bir boşluk içinde sadece sesleri duyarak yaşayacaktım.Doktorun yanındaydık.Gözlerimdeki sargı bezini yavaş yavaş açıyordu.İlk bir gözümü sonra öteki gözümün sargı bezini açtı.İlk bir puslanma hissettim.Her yer siyah değildi,sadece pusluydu.Puslu da olsa görebiliyordum sonuçta.Doktor iki parmağını göstererek bu kaç diye sonu gelmeyen sorular soruyordu…İki,üç,dört,beş diyordum.Doğruydu görüyordum işte.İlk gördüğüm insan annemdi.Her zaman beni seven,ben böyleyim diye üzülmeyen, bana mükemmelsin diyen,bana umut veren,gözleri siyah renk,boyu benden uzun,saçları siyah üzerinde yeşil bir palto,siyah bir pantolon,siyah bir ayakkabı  vardı.İkinci olarak kendime baktım.Aynaya doğru yürüdüm ve ağladım.Gözlerimin renginin mavi olduğunu,saçlarımın sarı olduğunu,tenimin kumral olduğunu ilk görüşümdü.Doktorumu hep bana ümit veren,göreceksin diyen doktorumu görüyordum…Annemin sevinçle gülerek kızım “Görüyor” diye bağırarak babama anlatışını.Babamın yüzündeki sevinci şimdiden tahmin edebiliyordum.Babam hemen hastahaneye geldi.Babamın siyah saçları,mavi gözleri,kumral bir teni vardı.Her şeyden önce babamdı işte karşımda ilk defa görüşümdü.Daha öncede de vardı yanımda.Ama varlığını bilmiyordum…Babam hastahaneden çıkış işlemlerini yaptıktan sonra ilk denize götürdü.Dalgayla tanıştırdı beni.Kendisi yani dalga çok korkutucu ve eğlenceli bir arkadaştı.Her insan gibi yüzebilmeyi öğretti.Akşam olunca beraber gökyüzüne baktık.Yıldızların dansını izledik,bir yıldız kaydı ve dilek tuttuk.Kumsaldaki kuma ismimi yazdık bir ağacın minik bir dalıyla dalganın sileceğini bile bile tekrar tekrar bıkmadan usanmadan yazdık.Mutluyduk.Daha başka ne isteyebilirdim ki Yaratandan, Yüce Allah’tan?…

Yazar:Cansu Porsuk